SADAKAT – İHANET (2)

SADAKAT – İHANET (2)
İnsan bir kez acıkmaya görsün, inançlarını bile yer

Kimine göre erdem, kimine göre namahrem; kimine göre şeytana uyma, kimine göre aklını kullanma. Şu Adem’le Havva’dan günümüze kadar sürgit devam eden sadakat- ihanet denilen kavramlardan; hani bütün yolların “İhanet” e çıktığı aldatmadan söz ediyorum.  Sosyologlar, psikologlar ve konunun uzmanları aldatmanın nedeni, nasılı ve niçini hakkında araştırmalar yapıyorlar.  İnsanların neden ihanet ettikleri kadar, ihanete uğrayanların nasıl tepki verdiklerini ya da katlanmayı seçerek nasıl hoşgörülü davranabildiklerini araştırıyorlar.  Dahası, ihanet kavramlarına erkek ve kadınların neden farklı anlamlar yüklediklerini çözmeye çalışıyorlar.  Binlerce, on binlerce kadın ve erkek deneğe sorular sorup testler uyguluyorlar.  Araştırmacılar yaptıkları çalışmalardan elde ettikleri verilere, yorumlarını da katarak tebliğler yayınlıyor, panel ve konferanslara katılıyor, görsel ve yazılı basında açıklamalar yapıp kitaplar yazıyorlar.  Bu araştırmaların sonuçları, kadın ve erkeklerin  “Kadının doğasında sadakat, erkeğin doğasında aldatma vardır” ortak paydasında birleştiklerini gösteriyor.

Pek çok toplumda olduğu gibi,  bizim ülkemizde de aldatan kadınlar aşağılanırken, hatta kanundan önce kendisine yakın kişiler tarafından cezalandırılırken, aldatan erkekler, erkeklik adına yüceltiliyor. O kadar ki, eşini hiç aldatmamış erkeklere pasif, kılıbık, hanım köylü ve dünya nimetlerinden bihaber muamelesi yapılıp kendisiyle alay ediliyor.  Bu nedenle erkeklerin çoğu “karını aldattın mı?” sorusuna  -avcılar gibi-  “oooo!, birlikte olduğum kadınların sayısını ben bile unuttum”  gibi abartılı yanıltıcı yanıtlar verebiliyorlar. Araştırmacıların saptamalarına göre, yolda giderken burnuna mikrofon dayanan kadınlara, “Eşinizi, sevgilinizi, partnerinizi hiç aldattınız mı?”  gibi sorular sorulduğunda tamamına yakını “Hayır” yanıtını veriyormuş.  Oysa kimlik ve kişiliğinin saklı tutulacağından kuşku duymayan kadınların kapalı kapılar ardında bu soruya verdikleri yanıt, evliliği iyi gidenlerde %13-14 civarındayken, evliliği kötü giden kadınlarda %100  “Evet aldattım” oluyormuş. Özellikle psikiyatrist ve psikoterapistlerin saptamaları, aldatan kadınların sayısının, gün geçtikçe arttığı yönünde.  Görüldüğü gibi, bir grup araştırmacının genelin görüş ve kanaati olarak  “Kadının doğasında sadakat, erkeğin doğasında aldatma vardır” saptamasını, yine aynı konunun uzmanları başka verilerle çürütmektedirler.

Aldatmanın bir hastalık olmadığı, hem araştırmacıların hem de hekimlerin ortak görüşü.  O zaman bir mikrop gibi bulaşmasını, artarak yayılmasını nasıl izah edeceğiz? Benzetme yapmak adına aldatmayı bir hastalık olarak kabul etsek ve “hastalığa yanlış teşhis koyuluyor” dersek, acaba hata mı etmiş oluruz?  İlaç reçetelerinde olduğu gibi sıradan insanların anlamadığı dilde açıklamalar yapıldıkça, kadınlara onların istediklerini değil de, kendi istediklerimizi verdikçe ve özellikle kadınların cinsel isteklerini baskı altında tutmalarının “Erdem” olduğu dayatmacılığından vazgeçmedikçe, yakın bir gelecekte aldatan kadınla, aldatan erkek sayısı eşitlenecek gibi görünüyor. Şimdi tutup bana kimse “Aldatmak büyük karaktersizliktir. Türk anası aldatmaz. Türk kadını sadıktır.  Anayasanın 41. maddesinde  ‘Aile Türk toplumunun temelidir’ yazıyor falan demesin.  Böyle olması gerektiğini ben de biliyorum. Üstelik sadık bir tek eşlilikten yana olan ve her şeyini paylaşan ama sevdiği kişiyi kimseyle paylaşamayacak kadar egoist olan bir insanım.  Ama böyle olmam gerçekleri görmemi engellememeli diye düşünüyorum.  Resmi kayıtlar, anında mesajlaşma yazılımının ülkemizdeki kullanıcı sayısının 28 milyona ulaştığını gösteriyor. Tüm dünyada MSN’i en çok kullanan ülke Brezilya, ikinci sırada ise Türkiye geliyor. Yorumu sizlere bırakıyorum.

Çok gerilere gitmeye gerek yok. Peygamberimiz erkeklere 4 eşe kadar izin vermiş. Erkekler de bu haklarını sonuna kadar kullanmışlar. Saraylardaki harem kültüründen, erkeklerin küçük haremlere çevirdikleri evlerinden, erkeğin “Boş ol” deyince boşta kalıveren kadınlardan falan bile söz etmiyorum. Yasalar çok kadınla evliliği yasaklayınca, çareyi imam nikahında bulmuşlar. Yani çok eşliliğe devam etmiş erkekler.  Günümüzde bu, nikahlı, imam nikahlı, kuma, metres, sevgili, birlikte yaşama vb. isimlerle çok eşlilik sürdürülmekte.  Merak edenler, yakın oldukları 10 erkeğe “Bugüne kadar kaç kadınla birlikte oldun?” diye soruversin. Ortalamanın yaklaşık 10-15 kadının altına düşmediğini göreceklerdir. Peki, senin anan ihanet etmez, karın etmez, ablan, kardeşin, kızın etmez, halan, teyzen etmez, onların kızları da ihanet etmez.  Aynen benim annem, ablam, kardeşim, kızım, halam, teyzem, onların kızları asla kocalarına ihanet etmeyen kadınlar. Bahse girerim sizlerin ailelerinde de ihanet eden bir tek bile evli kadın yoktur!  İyi, güzel de, en az 10-15 kadınla birlikte oldum diyen adamlar (babalar, kocalar, ağabeyler, dayılar, amcalar, enişteler, erkek arkadaşlar, sevgililer.. vb.) birlikte oldukları kadınları nereden buluyorlar?!  Demem o ki, aldattığını söyleyen kadınların sayısı, aldatan erkeklere yetmez; matematiksel olarak yetemez.  Aldatan kadınla erkek arasındaki fark, kadınların başka bir erkekle birlikte olmayı övünç kaynağı yapmaması ve aldatmaya skor olarak bakmamasıdır.  Tam tersine, bilimsel araştırmalar, aldatan kadının hiç kimseye, en yakın arkadaşına bile aldattığını söylemedikleri yönündedir.

Açlık duymak ve ihtiyaç hissetmek, aldatmanın itici gücüdür. O zaman kıvırtmadan, lafı dolandırmadan gerçeği söylemekte yarar var.  Sevgiye, ilgiye, beğenilmeye, değer verilmeye açlık duyan mutsuz kadınlar, internette bu açlıklarını doyuracak erkek aramaktadır.  Şimdi olayı çarpıtıp hemen sekse bağlamayalım.  Gerçi internette tanıştığı erkekleri evine çağıran, ya da dışarıda buluşup bir günlük aşklar yaşayan kadın ve erkeklerin sayısı da az değildir.  Ama şu anda konumuz bu değil.  Haa! Bir şeyin altını çizmekte belki yarar var. İster sadık olsun, isterse aldatan; kadının da erkeğin de ilk ihtiyacı yemek, ikinci ihtiyacı ise cinselliktir.  Bu hayvanlarda da böyledir, insanlarda da.  Normal bir erkek nasıl cinselliğe ihtiyaç duyuyorsa, normal bir kadın da aynı şekilde ihtiyaç duyar. “Erkekler doymak bilmez; sürekli cinsel açlık duyar; kadınların yapıları farklıdır”  demek ne kadar yanlışsa,  “Ben karımı ihmal etmiyorum, kocalık görevimi yapıyorum veya kocama kadınlık görevimi yapıyorum” demek, hem evlilik müessesesini, hem de kadın erkek ilişkisini yanlış değerlendirmek olur. Olay sadece yatıp kalkma olayı değildir.  Nitekim hayatlarına internet girdiğinden beri, insanlar duygu patlamaları yaşamaktalar. İnternetin yaygınlaşmasına paralel olarak ihanet eden kadınların sayısındaki artış da, olayın sadece seks amaçlı olmadığının kanıtı gibidir. Çünkü internetteki ihanetlerin pek çoğu sanalda yaşanan ve gerçek hayata taşınmayan ihanetlerdir.

İnternet, ekonomik, toplumsal ve psikolojik bunalım içinde olan kadınlara, sürekli tekrar eden tekdüze bir hayattan bıkmış olan kadınlara, yaşam enerjisi tükenmiş olan kadınlara can yoldaşı olmaktan öte, can simidi olmuştur. Dünyaya açılan pencerenin önünde araştıran, anlamaya çalışan, yeni yeni bilgiler öğrenip ufku açılan kadınlar, yaşadığı ahlaki ve kültürel değerleri, kendi hayatının dışındaki hayatlarla kıyaslama imkânı buldu.  Kendisine belletilen doğrularla, başkalarının doğrularının çeliştiğini internet sayesinde fark etti.  Burada tanıştıkları erkekler, belki sadece fotoğraflarına bakarak, kışkırtıcı yazılar yazdılar onlara.  Güzel olduklarını, çekici olduklarını, akıllı olduklarını, heyecan verici olduklarını ve sevildiklerini söylediler.  Bunlar gerçek yaşamlarında eksikliğini hissettikleri, açlığını duyduklarını kendilerine bile itiraf edemedikleri  şeylerdi kadınların. Egoları beslendi, kendilerine olan güvenleri arttı.  Özellikle gençliğin, güzelliğin, yaşam enerjisinin fiziki bedende değil, ruhta olduğunun farkında olmayan ve gençliğin avuçlarından akıp gittiği paniğine kapılan kadınlar, yaşları ne olursa olsun hala erkekler tarafından beğenildikleri, arzulandıkları duygusu ile, kendilerini yeniden değerli hissetmeye başladılar.  Onları önemseyen veya önemsiyormuş gibi davranan bu erkeklere, onlardan daha çok değer verdiler, yüreklerini açtılar, sevinçlerini, üzüntülerini, duygularını bu erkeklerle paylaşmaya başladılar. Yüzünü görmediği, gerçek kimliğini bilmediği insanlar birbirlerine, “Güzelsin”, “Harikasın”, “Bir tanemsin”, “Akıllısın”, “Hayatımda senin gibi zeki bir insana ilk kez rastladım”, “Artık sensiz yapamam” vb. sözlerle karşı tarafı yücelterek egolar şişirildi ve önü-sonu ve nasıl sonuçlanacağı belli olmayan sanal aşklar yaşanmaya başlandı. Gerçek hayatta bilmediği, tatmadığı, yaşamadığı aşkları sanal ortamda yaşamaya başladı kadınlar. Sağlıklı veriler olmadığı için bu aşkların ne kadarı gerçek yaşama taşındı, ne kadarı sanal olarak başlayıp bitti veya ne kadarı hala sanal olarak devam ettiriliyor bilemeyiz.

Gerçek hayatta aldatma olur da, sanal ortamda olmaz mı? Karşılıklı konuşmalarda hayatının kadınını / erkeğini bulduğunu zanneden, birbirlerini deliler gibi seviyor(muş) gibi görünen sevgililerin, aynı zamanda başkalarını da sevdiğini, onlara da aynı konuşmaları yaptıklarını öğrendiklerinde, gerçek hayattaki gibi ihanete uğramanın acısı çöker yüreklere.  Yıkılmaları, kahrolmaları, dibe batmaları yaşar kadın da erkek de. Acıyı dindirmenin, yenilmişliği yenmişliğe döndürmenin en kolay yolu yeni kurbanlar bulmaktır.  Onlar da kuyruğa girmiş, sıralarını beklemektedirler zaten!

Yüksel Erdoğru

SADAKAT – İHANET (1)

SADAKAT – İHANET (1)

   “Lanet olsun şu erkeklere” dedi kadın elindeki boşanma ilamını masanın üstüne fırlatarak. İkinci kocasından da boşanmıştı. Kültürse kültürlüydü; zariflikse zarifti.  Öyle erkeğin sırtından geçinen asalak kadınlardan da değildi.  Ev kadınlığına zaten laf söyletmezdi. Güzel ve çekici olduğunu da hep hissettirmişti erkekler ona. İyi de neden evlilik hayatında başarılı olamıyordu? Neden hayatına giren erkekler,  onu hep başkaları ile aldatıyordu? Evleninceye kadar kendisi için deli divane olan erkekler, evlenince neden değişiyorlardı? Akıl erdiremiyordu bir türlü. Aslında bu konuda daha çok kadınları suçluyordu.  Kıskançtılar.. Hasettiler.. İş hayatında da, aşk hayatında da ellerine fırsat geçince birbirlerinin gözünü oyuyorlardı. Zaten onun erkeklerini de hep başka kadınlar baştan çıkarmıştı. “Bundan sonra evlilik mevlilik yok; özgür olacağım” deyip, telefonun başına oturdu.  Bugün yaşadıklarını tek başına taşıyamazdı; bir arkadaşına anlatmak istiyordu.

 Adam baş yastığını arkasına dayadı; bir sigara yaktı. “Nasıldım?” dedi sevgilisinin yüzüne bakmadan.  “Harikaydın sevgilim” dedi kadın adamın çıplak bedenini okşayarak.  Adam keyifle bir nefes çekti sigarasından. Odanın loş ışığında peş peşe yuvarlak halkalar çıkararak üfledi içine çektiği dumanı. Kadın, “Hayatım kaç kere yatak odasında sigara içme dedim” diye uyardı sevgilisini.  Adam “Haklısın aşağıda içiyim” diyerek kalktı yataktan.  Eşofmanının altını giydi.  Merdivenlerden aşağı inerken, sevgilisinin düzgün nefes alıp verişleri başlamıştı bile.  Bilgisayarın başına oturdu. Ekranın altında ışığı yanıp sönen pencerelerden birine tıkladı.  Açılan pencereye “Güzel kadın daha uyumadın mı?”  diye yazdı. Saniyesinde “Hayır seni bekledim, sana bir alt dudak vermeden uyuyamam bilirsin” yanıtı geldi.  Adam, önce bir göz kırpma, sonra da kadın ve erkeği şehvetle öpüşürken gösteren hareketli bir gif gönderdi. Cevap gecikmedi. İçinde “seni seviyorum” yazan kalp gifini gönderdi kadın.  Adamın dudakları kulaklarına doğru yayıldı. Ekranın altındaki pencerelerden ışıklı ve sesli uyarılar gelmeye başlamıştı..  Ve bunların hepsi de kadındı. Adamın yüzünden alaycı bir gülümseme gelip geçti. Maskeli balo başlıyordu; her ismin üzerine tek tek tıklamaya başladı. Yenilmişliğin, yenmişliğe dönüşmesini sağlayan, her geceki sanal ego tatminiydi bu.

 enizden gelen iyot kokusu ve Eylül güneşinin sıcacık ışınları ile açtı gözlerini. Bir yerlere yetişme telaşı olmadan kendiliğinden uyanmaları seviyordu. Miskin miskin kedi gibi gerindi. Yapacaklarını bir bir geçirdi aklından telaşsız.  Telefon faturası yatırılacak; daha iki gün var ama, hazır çıkmışken kredi kartının ödemesini de yaparım dedi içinden. Yaparım dediyse, anca asgari ödemesini yapabilirdi bu ay. Güldü kendi kendine. Sanki önümüzdeki aya tümünü ödeyebilecekmiş gibi; değişen ne olacaktı ki? Haa, çantasının fermuarı bozulmuştu, onu da uğrayıp ayakkabıcıdan alsa iyi olurdu. Saat 14.30’da bir arkadaşı gelecekti ziyaretine.  Sonra belki birlikte Marina’ya doğru bir yürüyüş yapar, bir yerlerde çay-kahve içerlerdi.  “Bu kadar miskinlik yeter kalk bakalım küçük hanım” dedi kendine.  “Küçük hanım” deyişine bir kez daha gülümsedi. Bazen çok komik kadın oluyorum deyip kalktı yataktan.  Her sabah yaptığı gibi önce televizyonu açtı; sabah haberlerini ve gazete özetlerini dinlemek için.  Sonra da bilgisayarın düğmesine dokundu. 

 Kahvesini alıp bilgisayarın başına oturduğunda,  “Akşama bir saatini ayırabilirsen, seninle dertleşmek istiyorum”  yazan MSN notuyla karşılaştı.  Zaman zaman sohbet ettiği, klavye başında memleketi kurtardığı, çoğunlukla da siyasi tartışmalar yaptığı birikimli bir adamdı bunu yazan. Meraklandı. Önemli bir konu olmasa, kendisine özel zaman ayırmasını istemezdi. “Tamam, saat 22.00’de MSN’de olacağım” diye yanıt yazdı açık olan pencereye.

 Saat tam 22.00’de buluştuklarında pat diye söze girdi adam:

 -          Ablam, eniştemi aldatıyor!.

 -          Nasıl yani? Sen iyimisin?

 -          Hayır şu anda iyi değilim. Üstelik ne yapacağımı da bilmiyorum.

 -          Dur hele dellenme! Birilerinin dedikodusuna inanıp, “ihanet, mihanet” lafları ediyorsan, gerçekten yakıştıramam sana.

 -          Aşkolsun! Emin olmasam açılırmıyım sana?

 -          Eeee.. Nasıl emin oldun?

 -          Bir arkadaşım uyardı; “Ablan internette adamlarla oluyor” dedi.  Kan beynime sıçradı. Söyleyen arkadaşın burnuna yumruğumu indirmemek için zor tuttum kendimi.  “İnanmıyorsan arkadaş listene al ablanı, kendi gözünle gör, kendi kulağınla duy” diye de ilave etti.

 -          Allahım yaaa!.. Peki ne yaptın?

 -          Ne yapacağım?  Önce kendime değişik bir nickname aldım.  Sonra da, bir sene önce karısından boşanmış bir doktor olduğumu, amacımın sadece konuşup dertleşmek olduğunu, Facebook’da resmini görüp beğendiğimi, insanda güven duygusu uyandırdığını ve o da isterse beni MSN listesine almasını söyledim.

 -          İnandı mı sana? Yani listesine aldı mı? 

 -          Evet.  Bu yazışmalar 2 günden çok sürmedi; listesine aldı beni ve konuşmaya başladık. Ablam “Evli olduğunu, çalışmadığını, iki çocuğu olduğunu –hepsi doğru- ama mutsuz olduğunu –bana hiç mutsuz olduğundan söz etmemişti- yalnızlık çektiğini” yazdı. Genelde gece yarısından sonra konuşuyordu benimle. “Kocan nerede?” dediğimde, “Yatak odasında horul-horul uyuyor” diyordu. “Peki seni aramaz mı yanında, ihtiyaç duymaz mı?” diye sorduğumda, “Açma o konuyu, gözlerimi ve dişlerimi sıkarak görevimi yapıp geliyorum bilgisayarın başına” diyordu.  Bir ara “senin neden fotoğrafın yok? Bir fotoğrafını gönder yüzünü görmek istiyorum” dedi.  “Fotoğrafımı görüp beni beğenmez de arkadaşlıktan vazgeçersin diye korkuyorum” deyip ikna ettim. 

 Sohbetler ilerledikçe aşktan, meşkten söz eder olduk. Birbirimize fantezilerimizi anlatmaya başladık.  Mesela ona “sen bana muayene için gelmişsin, seni muayene divanına yatırmışım, üstündeki giysileri tek tek çıkarıyorum, üstünde iki parça çamaşırın kalıyor” diyorum.  “Kalbimi nasıl dinleyeceksin?” diyor..  Yani onu da çıkarayım mı? diyorum..  “evet, evet çıkar” diyor.. “Şimdi başımı kalbine koydum, kalp atışlarını dinliyorum” diyorum..  “ahhhh, ıhhhhh” inleme sesleri yazıyor..  Daha sonraki yazışmaları utancımdan sana yazmam mümkün değil.  Neler neler, inanamazsın.  Ama ben konuştukça resmen çığlıklar atıyordu ablam.  Bir gece kameranı aç, seni görmek istiyorum, seninle olmak istiyorum diye tutturdu.  Bir an, kamerayı açıp kardeşi olduğumu göstermek geçti içimden.  Ama kardeş işte, yine kıyamadım. “Kameram arızalı, yaptırınca açarım; sen açsana, ben seni göreyim” dedim.  “Sen açmazsan ben de açmam, şu anda çırılçıplağım” dedi.  Ne hale geldiğimi sen düşün. MSN’i kapatıverdim.  Söyle bakalım, ben şimdi ne yapmalıyım?

 -          Öyle zor bir durum ki, ne diyeceğimi bilemiyorum.  Ablanla konuşmayı denesen mi acaba?.

 -          Olmaz!  Yüzlersem, kesin intihar eder.  Annem babam duyarsa, bir taraflarına inme iner. İki çocuğu var, bir şekilde duyulursa o çocukların istikbali ile oynamış olurum.  Bunca vebali taşıyamam ben.

 -          Peki ne yapacaksın?

 -          Bilmiyorum.  Hiçbir şey bilmiyorum. Bildiğim tek şey, artık bilgisayar başındaki kadın ve erkeklere eşlerini aldatıyor olarak bakacağımdır.  Buna kendi karım da dahil.  Ve bu öyle pis, öyle korkunç bir duygu ki anlatamam sana.  Değer yargılarım, insanlara olan güvenim yerle bir olmuş durumda.

 -          Yapma Allah aşkına! Ablan böyle bir şey yaptı diye, tüm bilgisayar başındaki kadınları aynı kefeye koyman büyük haksızlık olur.

 -          Yahu biliyorum; tabiî ki haksızlık!  Tabii ki tüm kadınlar böyle yapıyor değil. Ama 3-5 çürük elma, bir sandık elmayı berbat etmeye yetiyor işte.  Üstelik elma olsa çürüğünü dıştan da görürsün, ama insanlar dıştan belli etmiyorlar ki.  İçlerini nasıl göreceğim?  Ablam diyorum sana, ablam!  O yaptıktan sonra, her kadın yapabilir bana göre.  Nasıl bir ruh hali içindeyim anla beni lütfen!…

  Yüksel Erdoğru

Kendi kalemize attığımız gol

Kendi Kalemize Attığımız Gol

Mutluluğun 10 altın anahtarı:

Hayata pozitif bak.

Kaybettiklerine üzüleceğine, sahip olduklarını düşünerek sevin

Bardağın dolu tarafını gör.

Bir dakika.. bir dakika.. Bardağın dolu tarafını ben mi göremiyorum? Yoksa gerçekleri göstermeyen mutluluk gözlükleri takmamızı önerenler mı bardağın tamamen boşalmakta olduğunu görmüyorlar.

Senenin 365 gününe kurban verdiğimiz aydınları, maddi ve manevi kayıplarımızı yazsak, üzüntüden bayram ve tatil yapacak gün bulamayız sanıyorum.

Bence 27 Ocak da böyle günlerden biridir.

27 Ocak, Mustafa Kemal Atatürk’ün kültür devriminin en başarılı, en özgün kurumlarından biri olan Köy Enstitülerinin kapatıldığı gündür. Yazık olmuştur. Çünkü eğitim sistemimizde Köy enstitüleri ulusumuzun kaçırdığı en önemli fırsatlardan biridir.  Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitime ne kadar önem verdiği bir sır değildi.  Daha Kurtuluş Savaşı kazanılmadan önce, Bursa’da, öğretmenlere ”Bir ülkeyi kurtaracakların yalnız ve ancak öğretmenler olacağını” vurgulamıştı.  Atatürk’ün eğitim görüşü geleneksel ezbere dayalı medrese eğitimi değil, sorgulayan, sorun çözen, üretici insanın yetiştirilmesini amaçlayan bir eğitim düzeniydi.  1936 yıllarında deneme amaçlı başlayıp 17 Nisan 1940 yılında resmen kurulan Köy Enstitüleri, Anadolu’nun her bir tarafında eğitim meşaleleri olmuştu. Bu okullarda çoğu köy ilkokulunu zar zor bitiren, ayağında çarığı sırtında entarisi olan, belki de dişini hiç fırçalamamış, elleri-ayakları nasırlı köy çocukları eğitim görüyordu. Dünya eğitim tarihinde teori ile uygulamanın iç içe olduğu, ezbere dayanmayan, yaşayarak öğrenilen, yani  “İş için iş içinde eğitim” ilkesine dayanan bir eğitim modeliydi.  Bilme ve akla dayanan, ezbercilikten uzak eğitim veren bu okullarda köy çocuklarına resim, müzik, folklor, ev ekonomisi derslerinin yanı sıra tarım çalışmaları, teknik dersler, sağlıkla ilgili dersler de verildiği için öğrencilere çeşitli nitelikler kazandırılıyordu. Bu eğitimden geçen çocuklar, daha sonra köylerine gönderilip tarımda, inşaatta, sanatta ve sağlık alanlarında öğretmenlik yapıyorlardı.  Köy Enstitüleri sadece öğretmen yetiştirmekle kalmayıp, bulundukları çevreyi araştıran, geliştiren ve çevrenin kalkınmasına da katkı sağlayan kurumlardı.

Atatürk devrimlerine baştan beri karşı olan Cumhuriyet düşmanları ve din istismarcıları, büyük toprak ve savaş zenginleri bu aydınlanma sürecinden rahatsız olmuşlardı. Günümüzde de farklı uygulamalarına tanık olduğumuz karşı devimciler iftiralara ve karalama kampanyalarına başladılar.  Köy Enstitülerinin “Kominist yuvası” olduğu, eğitmenlerin “Kızılbaş-Kominist” olduğu, kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmelerinin bu okulları “fuhuş yatağına” çevirdiği ve “dinin elden gittiği” şeklindeki yalanlarla halkı etkilediler.   CHP iktidardaydı ve çok partiye geçişte DP kurulmuştu. İktidar bu karalama kampanyasını geri püskürtmeyi ve gerçekleri halka anlatmayı beceremedi. Sonunda da büyük ihtimalle iktidardan düşmemek adına Köy Enstitülerinin kapatılması ne yazık ki bu enstitüleri kuran partiye kısmet oldu.

Daha sonra Köy Enstitülerinin yerine Öğretmen Okulları açılmaya başlandıysa da, bir anda imam-hatip okulları ülkenin dört bir yanında çoğalıverdi. İmam Hatip okulları, dinsel öğretimin ağırlıklı olduğu okullardı.  Bugün ülkemizde yaşanan iç ve dış sorunlar ve yaşam koşulları, bu okullarda ezbere dayalı, çocuk yaşta hafız olmaya özendirilen, sorgulamasız, yargılamasız, tartışmasız kabule dayalı öğretim gören kişilerin ülke yönetiminde çoğunlukta olmalarından kaynaklanmaktadır.

Eğer Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı, bugün büyük bir ihtimalle;

-          Gidilmemiş köy, okulsuz çocuk,

-          Sanat ve zenaat öğrenmemiş genç,

-          İşlenmemiş tarla,

-          Aç-açık insanlar,

-          Fabrikaları kapatılmış işçiler,

-          Yurt dışında çalışan  “doğduğum değil, doyduğum yer” diyen işçiler,

-          Töre cinayetleri,

-          Boşaltılan köyler vb.. olmayacaktı.

Üretime dönük eğitimi öngören, araştırmacı, sorgulayıcı, Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı, laik Cumhuriyete inanan aydın yurttaşlar yetiştiren Köy Enstitülerinin kapatılması Türkiye için büyük kayıptır.

Yüksel Erdoğru

27 Ocak 2010

YEDİVEREN

Odamda kokun kalmış üflüyorum gitmiyor
Yedi veren sevda bu, öldür öldür bitmiyor.

Gamze gamze gülüşün perdemin nakışında
Söylenmemiş sözleri okudum bakışında
Bir de yangının kalmış küllenmiyor bitmiyor
Bunca acı çekmeye artık yürek yetmiyor
Yavaş yavaş unutmak en iyisi diyorum
Kendime kargalardan daha çok gülüyorum

İsmini kazımışsın siliyorum gitmiyor
Yedi veren sevda bu, öldür öldür bitmiyor

Diyorsun ki gel kaçma, aşkta yarın yok inan
İki soluk arası ömür dediğin zaman
Çocuksu bir inatla sürüklüyorsun beni
Ferhat’la Şirin aşkı, bu aşk yanında yalan
Bir roman yazıyoruz belki hiç yazılmayan
Bu gizli aşk romanı olmayacak okuyan

Ruhun da bende kalmış git desem de gitmiyor
Yedi veren sevda bu, öldür öldür bitmiyor.


Yüksel Erdoğru

GÜÇLÜ ORDU GÜÇLÜ TÜRKİYE

Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının başlattıkları bağımsızlık mücadelesine, Türk milletinin genç-yaşlı, kadın erkek hep birlikte tek bilek ve tek yürek olarak katıldıkları ve zaferle sonuçlandırdıkları bir destandır. Kurtuluş savaşı’nın son evresi 26 Ağustos 1922’de Kocatepe’de Büyük Taarruz ile başlamış ve 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasıyla sonuçlanmıştır.

Ulu Önder Atatürk, Kahraman Türk Ordusu ile birlikte, harp tarihine altın harflerle yazılacak Büyük Taarruz sonunda düşman ordularını denize dökerek ulusal bağımsızlık mücadelesinden zaferle çıkmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline ilk harcı koymuştur.

Bağımsızlık mücadelesinden zaferle çıkışımızın 87. yıldönümünü kutladığımız Zafer Bayramımız, aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri Günüdür.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1920 tarihinde TBMM’nin açılışı ile milli egemenliğe dayalı bir devlet kurmuştu.  Ama Türk ulusunun dünya ulusları arasında hak ettiği yeri alması ve çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkabilmesi için, Siyasal, Toplumsal, Hukuksal, Eğitim ve kültür ve Ekonomi alanlarında, halkın gücüyle ve gücünü halktan alarak bir seri devrimler yaptı. Ülkenin yönetim şeklinin “Cumhuriyet” ; egemenliğin ise kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğunun ilanı, Atatürk’ün siyasi devrimlerinden en önemlisidir.  Laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, kuşkusuz Atatürk’ün hem ebedi hem de en büyük eseridir.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti devletini içten ve dıştan gelebilecek olan tehditlere, tehlikelere karşı savunmakla görevli silahlı devlet kuvvetidir. Yaptırım gücünü Anayasa’dan alır ve rejimi koruma ve kollamakla da görevlidir. Türk Silahlı Kuvvetleri bu görevini yapmak adına belli dönemlerde sivil idareye müdahalelerde bulunmuştur. Bu müdahaleleri yapan ordumuz, bazı dönemlerde ilerici bir mahiyet gösterirken, bazı dönemlerde de gerici hareketlerde bulunmuştur.  Mesela 27 Mayıs 1960 devrimini yapan ordu, 12 Mart ve 12 Eylül 1980 darbesini yapan ordusundan daha ilericidir.  Keza 28 Şubat kararlarını aldıran ordu da kendinden önceki iki dönemin ordusundan daha ilerici olarak yorumlanmaktadır.

Türkiye’nin gücünün, güçlü ordusundan, ordusunun gücünün ise, güçlü Türkiye’den kaynaklandığı bilinmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihin hiçbir döneminde bu iktidar döneminde olduğu kadar günlük siyasetin içine çekilmemiş ve yıpratılmamıştır. Türk askerinin başına çuval geçirilmesinden tutun da, ağır silahlarla ve yaklaşık 6 aylık mühimmatla yüz bin Mehmetçiği Irak’a götürmeyi başaran ordumuzu, Amerika’nın emri ile hedefine ulaşmadan geri dönmek zorunda bırakılması en iç acıtıcı örneklerdir. Amaç Türk ordusunu milletin gözünde küçük düşürmek, ona olan saygı, sevgi ve güveni yok etmektir. Son günlerdeki bir albayı hedef göstererek sözde darbe planı ele geçirmiş gibi yapılması ise, gündem saptırmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.  Bir yandan emperyalistler, bir yandan da içerideki işbirlikçileri el-ele vermiş ülkeyi parçalayıp, bölüp, yok etmeye çalışıyorlar.  Şu anda iç düşmanlar, dış düşmanlardan daha tehlikeli hale gelmiştir. Vatanımızı işgal etmiş yağmalamaktadırlar.  Devletin içine sızmış, örümcek ağı gibi her tarafı sarmış vatan topraklarını peşkeş çekmektedirler. Kürt açılımı denilen ve içeriğinin tam olarak ne olduğu hala bilinmeyen dayatma ise, emperyalistlerin BOP projesini adım adım hayata geçirmelerinden başka bir şey değildir.

Açlık sınırında yaşayan, bebeğinin karnını doyurmak için mama alamayan adam, marketten mama çalarken yakalandığında hapislerde çürürken,  30 bin bebeğin katili olan APO denilen şerefsizin İmralı’da saltanat sürmesi karşısında insanlar akıl tutulmaları yaşamaktadır.   Adam katil.  Adam senin topraklarına göz dikmiş. Adam senin ülkende mahkum.  Hadi o, emperyalistlerin uşağı, dış güçlerin maşası, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümetine yol haritası çizmeye kalkışıyor. Adam mahkum; ama İstanbul’daki büyük otellerden birinde basın açıklaması yapıp, yol haritasını dünyaya duyuracağım diyor. Ve hükümet de açıklama yapmak için, onun yol haritası çizmesini ve isteklerini dünyaya duyurmasını bekliyor. Adalet bakanlığı özel gemi kiralayıp avukatlarının bu adamın yanına gidip gelmesini sağlıyor. Hapishaneler köyüne dönüştürülen Türkiye’de, hangi emekli komutana, hangi ilim ve bilim adamına, hangi akademisyene, hangi aydına bu olanaklar sağlanıyor?   Şerefsiz cani, hükümetin tavizlerinden cesaret alıp, “Kürt açılımı konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri diretir ve karşı tavır alırsa yıpranır ve darmadağan olur” deme küstahlığında bulunabiliyor. Ve anında Türk milletinin dört gözle beklediği ordumuzun balyoz gibi yanıtı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un ağzından dünyaya duyuruluyor:

“Anayasa’nın değiştirilmesi teklif bile edilemez olan 3′üncü maddesinde ifade edildiği gibi “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” Türk Silahlı Kuvvetleri, ATATÜRK tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa’nın 3′üncü maddesinde de belirtildiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir.”  İfadesi ile,

Türk Ordusu Kurtuluş Savaşında, Büyük Taarruz’da, son ferdinin kanının son damlası akmadan yurdunu düşmana teslim etmeyeceğini dünyaya nasıl gösterdi ise,  hamuru vatan aşkı ve bağımsızlık tutkusuyla mayalanmış Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, hiçbir güç karşısında boyun eğmeyeceği güç ve kararlığında olduğunu dosta, düşmana ilan ediyor.

Yüksel Erdoğru

30 Ağustos 2009

O G E C E

O  G E C E(Depremin onuncu yıl dönümünde acılar müşterek, mutluluklar ise bireysel. Oğlumun o geceden sağ kurtulduğunu öğrendiğim andaki sevincimi yazmaya utanmıyorum.  Evlatlarım konusunda bencilim, egoistim, duygusal tarafım; çünkü ben anneyim!)

Oğlum İ.Ü.Müh. Fakültesini kazandığında Ankara’da oturuyorduk.  İstanbul’daki herhangi bir Yurtta kalmasına gönlüm razı değildi. “Bırak yurtta kalsın” diyenlere,  “O, elini yüzünü yıkamayı bilmez ki! Yataktan kalkıp duşa girer, yurtta bu olanağı bulamaz” gibi çok geçerli bir gerekçeyle itiraz ediyordum!.  Ev tutmak da olmazdı. Daha yumurta pişirmeyi bilmiyordu.  Hem üniversite bu, yeni yeni arkadaşları olacaktı, eve kimin girip çıkacağı belli mi olurdu?.  Ya düzgün arkadaşlar seçemezse kendine, nice olurdu hallerimiz?  Sonuçta eş, dost, akraba ve kurulu bir düzeni ve tüm yaşanmışlıkları Ankara’da bırakıp İstanbul’a taşınmıştım.  İnsanoğlunun kaplumbağadan ne farkı vardı ki? O evini sırtında taşıyordu.  İnsanlar da evini bir kamyona yükleyebiliyordu pek ala. Okulu Avcılar kampüsündeydi.  Yakın olsun diye Avcılar’da 40 daireli bir apartmanın, bir dairesini kiralamıştım. Yürüyerek okula gidip gelebiliyordu.

16 Ağustos 1999 akşamı Cihangir’de Alman Hastanesinin arkasındaki taş binanın 2. katındaydık.  Kızım ailece akşam yemeği yemek ve hasret gidermek için davet etmişti.  Kocam Kazakistan’dan daha 2 gün önce gelmişti ve ancak 10 gün izini vardı. Her dakika, her saniye önemliydi bizim için. Öyle çok şey sığdırmamız gerekiyordu ki bu 10 günün içine. Aslında alışmıştım yıllardır çift dikiş yaşamaya.  Yaşamımız sınıfta kalıp, aynı dersleri tekrar okuyan öğrencilerinki gibiydi.   1-1,5 ay o yurt dışında, ben Türkiye’de neler yapacağımızı, neler yaşayacağımızı beynimizde hayali olarak yaşıyorduk. İzinli geldiğinde de hayalimizde planladıklarımızın tamamını 10 güne sığdırmaya çalışıyorduk. Geniş zamanlarda tasarlanıp, dar zamanlarda hayalden hakikate dönüştürülen nefes nefese bir yaşamdı bu.

Rus votkası ile başlayıp, Türk rakısı ile devam edilen masada, harika bir akşam yemeği yiyorduk.  Herkesin birbirine anlatacak çok şeyi vardı. Masanın tek eksiği oğlumdu. Avcılar’daki evde tezini hazırladığı için yemeğe katılamamıştı.  (Tez konusunun “San Francisco Depremi” olduğunu biliyordum. Okuyup araştırdıkça, deprem olmadan önce hayvanlarda, denizlerde, havada hatta algısı yüksek insanlarda gözlenebilir değişikliklerin neler olduğunu, bir deprem anında nasıl davranılması gerektiği konusunda edindiği bilgileri bize de aktarıyordu. Bazen, şu anda hayatta olmasını bu konuda öğrendiği bilgilere borçlu olduğunu düşündüğüm). Saat: 02.00 gibi odamıza çekildiğimizde,  “Mutlulukta zaman ne kadar da hızlı akıyor; 17 Ağustos’un 2 saatini yaşamışız” diye geçirmiştim aklımdan.

Korkunç bir uğultuyla gözümü açtığımda binanın bir ayakucuna, bir başucuna doğru salıncak gibi sallandığını hissetmiştim. Bina sanki bir sağına düşüp ayağa kalkıyor, sonra soluna düşüyor gibiydi.  Eşyaların her biri ayaklanmış, birbirlerine rast gele vuruyordu. Asırlar gibi uzun gelen bu savaş bittiğinde yataktan kalkabildim. Bir yandan “Deprem oluyor kalkın”  diye bağırıyor, bir yandan da sağa sola çarparak sırtıma bir şeyler giyiyordum. Çantamı alıp odadan çıktığımda herkes odasından fırlamıştı. Henüz elektrikler kesilmediği için, korkunun yüzlerini tanınmaz hale getirdiğini görebiliyordum. “Çabuk dışarıya çıkın” dedim. Refleks olarak evin merdivenlerinden indim ve yine koşarak sokak kapısının önünde başlayan Cihangir’in meşhur merdivenlerini tırmanarak sokağa çıktım. Cebimden oğlumu aradığım anda şehir bir kara deliğin içine düştü. Ne haberleşme yapılabiliyor, ne de çevrede bir şey görülebiliyordu. Katran karası karanlığın içinde kalmıştım.

Facianın büyüklüğünün farkında değildim.  Bir deprem olmuş ve bitmişti. Sadece oğlumu merak ediyordum ve bir an önce Avcılar’a gitmeye kilitlenmiştim. Bu sokaktan pek taksi de geçmezdi.  Telefonla veya direklere konulmuş zillerle duraktan taksi çağrılırdı. Onun için gecenin bu saatinde pat diye üzerindeki ışıklı panoda “taksi” yazan bir arabanın gelip önümde durması tam bir mucizeydi. Nefes nefese arabaya binen kocam şoföre  “Avcılar’a gideceğiz” dedi.  Sonra da  elimi sıkı sıkı tutarak “Korkma Efe dışarı çıkmayı mutlaka başarmıştır”  derken sesindeki endişeyi gizleyemiyordu. Gözüm aracın saatine ilişti, 03.06’yi gösteriyordu. Çevre yoluna çıktığımızda 8 şerit geliş, 8 şerit de gidiş yönünde ışık seliyle karşılaştık. Binlerce aracın farları ışıktan bir nehir olmuş akıyordu. İnsanlar ne çabuk düşmüşlerdi yollara. Bitmek tükenmek bitmez yol boyu yıkılmış binalar görmüştük ama  Avcılar’a yaklaştıkça facianın büyüklüğünü kavramaya başlamıştım. Korku filmi izler gibi yüzümü ellerimle kapatıp parmaklarımın arasından bakıyordum çevreye. Bütün binalar birbirlerinin üstüne iskambil kartları gibi devrilmişti. Tek tük ayakta kalan binalar çürük bir diş gibi dikkati çekiyordu.  Avcılar yerle bir olmuştu.  40 daireli apartmanın önüne geldiğimizde yüreğim göğsümü delip çıkacak gibi çarpıyordu.  İnsanları itekleyerek binaya girmeye çabaladığımda, birileri kollarımdan tutup durdurdu. Çevredekilerden biri ışıldakla aydınlatınca sıva ve mermerlerin ortalığa saçılmış,  giriş kapısının yıkılmış ve sadece iki basamak merdivenin inşaat demirlerine asılı kalmış olduğunu gördüm. Diğer basamakların yerinde simsiyah bir boşluk vardı. “Tanrım olamaz!!” diye tırnaklarımı etime geçirdim; şoktaydım.

Efeeeee!  Efeeee.. Neredesin oğlum?!!  Efeeee!  Ses ver; içeridemisin? Allah aşkına söyleyin Efe’yi gördünüzmü? ; yalvarırım söyleyin gördünüz mü oğlumu?.  Dışarıya çıkabildi mi?”.  Efeee, Efeeee! Neredesin?  Sanki yuvalarına çomak sokulmuş da dışarı kaçışan karıncalar gibiydi insanlar. Yüzlerce mi, binlercemiydiler bilmiyorum.  Koşmak istiyorlar da koşamıyorlardı sanki; sadece hareket halindeydiler.  Hatta hareket halinde değil de, ayaklarının altındaki zemin kayıyormuş da ayakta durmaya çabalıyormuş gibiydiler.   Hep bir ağızdan konuşmanın ve bağrışmanın anlaşılmaz gürültüsü patlıyordu kulaklarda.  Cankurtaran araçlarının sesleri ile benim çığlıklarım da birbirine karışıp geceyi yırtıyor, ama Efe sesime ses vermiyordu.

Yabancı gelmeyen bir ses  “Korkma kızım, oğlunu ‘binaların önünde durmayın, açık alanlara gidin, parkta toplanın’ diye halkı uyarırken gördüm, o da parkta olmalı” dedi. Bu yaşlı teyze, kapıcının annesiydi, sesinden ve konuşma tarzından tanımıştım onu.  Minnetle boynuna sarıldığımı hayal meyal hatırlıyorum. Avcılar parkına doğru deliler gibi koşmaya başlamıştım. Cam gibi sert bir cisim batıp acısı yüreğime oturduğunda, ayağımın birinde pabuç olmadığının farkına vardım.  Aldırmadan insanları yara yara koşmaya devam ettim parka doğru.  Bir yandan da “Efeee!.  Efeeee!  Ses ver. Efeee..Oğlum neredesin?” diye bağırıp sesimi duyurmaya çalışıyordum.

Gölgelerin arasından uzun boylu bir siluet kollarını açmış bana doğru koşmaya başlamıştı.  Yaklaştıkça ete kemiğe büründü.  Tıpkı filmlerdeki iki sevgilinin ağır çekim kavuşma sahnelerindeki gibi kucaklaşıp kenetlendik.  Tanrım! O andaki duygular nasıl anlatılır ki? Hiçbir dilin sözlüğünde olmayan duygulardı hissettiklerim. Yeni doğmuş yavrularını temizleyen anne kedi gibi yüzünü gözünü öpüyor, bir yandan da  “Canım. Bir tanem. Efe’m benim, şükür kurtulmuşsun”  diyerek bağrıma bastırıyordum.  Oğlumun “Tamam!  Tamam geçti; bak buradayım” deyip saçlarımı okşaması bile ne gözyaşlarımı durdurabiliyordu ne de hıçkırıklarımı.

Oğlum binadan çıkışını  “Mantıklı bir nedeni yok, eve gelirken her şeyi bir gün öncesine göre farklı algıladım. Gece pabuçlarımı bile çıkarmadan yatağa uzandım. Deprem olduğunda paniklemedim; garip ama bekler gibiydim.  Başucumda duran el fenerini, düdüğü ve bel çantamı alarak asansörü kullanmadan merdivenlerden hızlı bir şekilde binayı terk ettim. Benim çıkmamdan saniyeler sonra, şu anda dıştan sağlam görünen apartman büyük bir gürültü ile içten patladı” diye anlattı.

Sabahın ilk ışıklarıyla depremin yıkıcı gücünün enkazları da ortaya çıkmaya başlamıştı.  İlk bilgilere göre depremin saat 03.02’de olduğunu, 7.4 şiddetindeki depremin tüm Marmara bölgesini etkilediğini öğrenmiştik. Bugün resmi kayıtlara göre 20 bin ölüm var denilse de, bu rakamın 50 binin üstünde olduğu ve 100 bine yakın da yaralı olduğu tahmin edilmektedir. 140 bine yakın bina çökmüş, 600 bin kişi de evsiz kalmıştır. Dahası 16 milyon insanın depremden değişik şekilde etkilendiği ve o geceyi yaşayanların tedavisi mümkün olmayan psikolojik travmalarla hala sarsılmaya devam ettikleri bilinmektedir.  Son yüzyılın en büyük doğal felaketi olan 17 Ağustos depremi, binalar kadar ülkemizin de içten içe nasıl çürüdüğünü, devletin denetiminin olmadığını, ülkenin hırsızlar cenneti haline geldiğini ve yetkililerin ihmallerinin acısını suçsuz insanların çektiği gösteren ibret belgeselidir.

Yakınlarını bu felakette kaybedip hala dizlerini dövenlerin önünde saygıyla eğiliyorum.

Yüksel Erdoğru

17 Ağustos 2009

MASA

M A S A80 yıllık ilişkilerde İsviçre Konfederasyonu Başkanı Pascal Couchepin ilk kez geçen sene Ankara’yı ziyaret etti ve İsviçre’den Türkiye’ye gelen ilk devlet başkanı oldu. Gelirken de eli boş gelmeyip, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e Lozan antlaşmasının imzalandığı masayı hediye olarak getirdi. O masanın Türk’ler için ne büyük değer taşıdığını biliyordu; ama Abdullah Gül için bir anlam ifade etmediğinin ne yazık ki farkında değildi. Ta ki,  Gül’ün düzenlenen törende masa için teşekkür etmeyi unuttuğu ana kadar.  Danışmanları hatırlattığında da “Haa.. bir de masa var. Teşekkür etmem gerekiyor galiba” deyinceye kadar.  Daha sonra bazı basın organlarının bu masa için “bir ihanet masası” diye yazdıklarında, tepki vermeyip üç maymunları oynadığını görünceye kadar. Susmak ya da görmezden gelmek de kabullenmek anlamına gelmez mi? Acaba bu Reisicumhur’larla Cumhurbaşkanları arasındaki ince çizgiden mi kaynaklanıyor? Bilindiği gibi bizim 3 Reisicumhurumuz, 8 de Cumhurbaşkanımız oldu.  Atatürk, İnönü ve Bayar Reisicumhurdular. Kendilerini hem yurt içinde hem de yurt dışında kabul ettirmiş, büyük ve güçlü kişilikli kişilerdi. Onlardan hala Atatürk devri, İnönü devri, Bayar devri diye söz ediyoruz.  Çünkü her biri, bir devir yaşatmışlardı. Daha sonra 8 tane asker ve sivil Cumhurbaşkanımız oldu. Ama ne yazık ki gururla anacağımız kendi devirlerini yaratamadılar. Görünen o ki, gelecekteki tarih kitapları Türkiye’de Sevr’in yeniden gerçekleşmesi için yapılan tüm çalışmalar, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı devrinde yapıldı diye yazacak.Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanının, Türkiye’yi neredeyse haritadan silen Sevr anlaşmasını bilmemesi mümkün mü? Lozan’ın anlamına ve kazanımlarına sıradan bir vatandaştan daha fazla sahip çıkması gerekmez mi?  Nasıl olur da, koskoca Çankaya Köşkünde her şeye yer bulundu da, bir o masaya yer bulunamaz?  Dekorasyona ve yeni eşyalara meraklı olan Hayrünnisa hanımın günahına girmeyeyim ama, “Bu eski masa, köşkümüze hiç yakışmıyor Abdullah. En iyisi Bakanlar bir komisyon kurup bu masayı nereye koyacaklarına karar versinler” demiş olması bile olasıdır.

Basından öğrendiğimize göre, Devlet Resim ve Heykel Müzesinde tutulan tarihi masanın, Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak faaliyet gösteren Birinci TBMM binasında sergilenmesi kararlaştırılmış. Cumhurbaşkanı da konuya olumlu yaklaşınca, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay talimat vermiş ve tarihi masa müzeye konulmuş. Umarım oradadır ve umarım bodrum katlarında bir yerlere atılmamıştır.

Çünkü 86 yıllık o masa, ilk önce 600 yıldan fazla hükümran olan Osmanlı Hanedanlığına son verilip, Cumhuriyet rejimine geçildiğinin belgesidir. Sultanlık yapmak isteyenlerin onu görmeye dayanamamaları ondandır.

O, öyle bir masadır ki, yeni doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin nüfus cüzdanı o masada yazılmıştır.

O, öyle bir masadır ki, sömürgeci güçler 8 ay ölü doğum olsun diye ellerinden geleni artlarına koymamışlar; ama sonunda nur topu gibi doğan Türkiye Cumhuriyetinin varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.

O masada imzalanan belge, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, ulusal egemenliğinin, özgürlüğünün, sınırlarının ve diğer devletlerle eşitliğinin, dünya milletlerince kabul edildiğine şahitlik etmiştir.

86 yıl önce, 24 Temmuz 1923 tarihinde, Lozan’da İsmet İnönü’nün başkanlığındaki Türk heyetinin, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve SSCB temsilcilerinin de hazır bulunduğu konferansta, Birleşik Krallık, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya delegelerine Lozan Barış Antlaşmasına imza attırıp egemenlik bayrağını göndere çektikleri masadır.

O masa, ülkemizin varlık sebebi ve Türkiye’nin vicdanıdır. Öyle bir belgedir ki, Birinci Dünya Savaşını bitiren bütün anlaşmaların hiç biri bugün yürürlükte değilken, Lozan Anlaşması ilk günkü gibi yürürlüktedir.

O masada Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu imzalanmıştır; Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur o,  tapusu!!

Yüksel Erdoğru

24 Temmuz 2009

İ S K E L E

image003Denizin üzerinde derme-çatma bir iskele.  İskelenin üzerindeki iki kişilik masada tek başıma oturuyorum. Tarifi zor bir atmosfer. Önce bulunduğum atmosferin içine girmek veya atmosferi içime almak ister gibi bakınıyorum etrafıma. Bir yanım açık deniz. Gözerimi üç yanım ise çam ağaçları ile kaplı.  Arada yeşilin farklı tonlarında geniş yapraklı ağaçlar da var; ama isimlerini bilmiyorum.  Deniz, pırıl-pırıl boncuk mavisi.  Şip-Şip diye ses çıkaran minik dalgalar sahille kucaklaşıp geri dönmese, sesin sesi hiç duyulmayacak.  “Acaba önce çam ağaçları mı vardı?, yoksa ördekler mi?” diye geçiriyorum aklımdan.  Her şeye isim verip kelimelere anlamlar yükleyen insanlar, bunlara da geliş sırasına göre isim vermiş olmalılar.  Arkasından da “çam ağaçları olmalı” diyorum.  “Çam ağaçlarının renginden ilham alıp, ördeklerin erkeğine yeşilbaşlı (Suna) demiş olmalılar.  Aklımın alakasız şeylerle alaka kurmasını deliliğine verip, olmadık zamanlarda, olmadık şeyleri düşünmesine gülümsüyorum.  Ama gece perde-perde inip, deniz bir krater gölüne dönünce, çağrışımların aklımın deliliğinden değil, unutmayı becerememesinden kaynaklandığının ayırdına varıyorum. Çünkü gün geceye dönünce, boncuk mavisi deniz göle, göl, maviliğini okyanus rengine bırakıyor. Ve göl; Tanrım, ürperiyorum.  Hafif-hafif esen meltemin getirdiği iyot kokusunu çekiyorum içime.  Karşı sahilde yanan birkaç ışık yıldız gibi görünüyor gözüme.  Deniz yorgunu insanlar çoktan dönmüş evlerine besbelli. Çünkü un beyazı sahil ıssız.

Yüzünde sert rüzgarların derin izlerini, gözlerinde yaşamışlığın bilgeliğini gördüğüm beyaz sakallı balıkçı, hiç sormadan masaya kavun, peynir, domates, salatalık ve deniz börülcesi bırakıp giderken, her adım atışında iskele sallanıyor. Tekrar geldiğinde, kızarmış ekmek, bir şişe rakı ve kadehler var elinde. İki bardağı tabağımın yanına, diğer iki bardağı da karşımdaki tabağın yanına koyuyor.

Sessizliği ilk ben bozuyorum:

- Beklediğim biri yok; yalnızım.

- Görünüşte öylesin.  Bir başına olsan burada olmazdın.

- Nasıl yani?

- Genelde beraberiz diyenler yalnızlığı paylaşır. Bakma sen “yalnızlık paylaşılmaz; paylaşılsaydı yalnızlık olmazdı” diyenlere.  Hadi yemeğe başlayadur.  Balıklarda ızgarada, birazdan getiririm.

- Buz var mı?

- Olmaz mı? Masana mum, fener yani ışık da istermisin?

- Hayır teşekkür ederim. Sahilin beyazlığı yeterince aydınlatıyor ortalığı.

- Haa! Unutmadan, 1 saate kalmaz karşı dağın ardından ay gösterir yüzünü.

Tam giderken geri dönüp;

-    “Bir şeye ihtiyacın olursa masadaki çıngırağı çal; hemen gelirim” diyor.

Bardağın birine rakı, su ve buz koyup karşımdaki tabağın yanına koyuyorum.  Yarım bardak susuz rakı ile, bol buzlu su bardağını da kendi tabağımın yanına.  Hani biri çıkıp “neden o bardaktaki rakıyı sulandırdın?” dese, “bilmiyorum” derdim sanırım. Oysa bildiğimi biliyorum.  Tabağıma bir parça peynir aldıktan sonra kadehimi karşımdaki kadehle tokuşturup “Bu geceye ve aşka” diyorum.

- Aşka mı? Hangi Aşka?

- Ne demek hangi aşka?

-     “İlk aşk”, “yıldırım aşkı”, “olanaksız aşk”, “yasak aşk”, “platonik aşk”, “biten aşk” gibi bir sürü halleri var aşkın. Onun için sordum  “hangi aşka?” diye.

- Hımm! O zaman “Gerçek aşka” içelim.

- En çabuk tüketilen aşka öyle mi? Tamam; gerçek sandığımız “aşka” o zaman.

- Şifreli konuşuyorsun; gerçek aşk yok mu sence?

Mis gibi balıkların kokusu gelmese, yaşlı balıkçının yanıma geldiğini fark etmeyeceğim.  Roka, taze soğan, maydanoz koyup, dörde bölünmüş limonlarla süslediği tabağı ve balıkları masaya koyup gidiyor yaşlı balıkçı.  “Hiç konuşmamayı nasıl beceriyor? bu adam”  diye geçiriyorum aklımdan.

- Bak, dünyada ne kadar insan varsa o kadar da aşk çeşidi vardır. Parmak izlerinin farklı olması gibi.  “Gerçek” varlığı kesin olana denir.  Yani insanın algılamasından bağımsız bir şeydir gerçek; oysa aşkı herkes farklı algılar.  Bu nedenle de gerçek aşk diye bir şey yoktur.  Kendi yaşadığı aşkı gerçek aşk zanneder insanlar. “Ölene kadar”, “Sen olmazsan ölürüm”, “İlk ve son aşkımsın” , “Gerçek aşk” gibi rengarenk elbiseler giydirirler aşka.  Ve aşk, ilk önce acı renginde olan gerçek elbisesini parçalayıp atar.

Gözlerim yüzünde, kulağım sesinde büyülenmiş gibi dinliyorum.  Onun yüzünde de yaşanmışlıkların çizgileri var.  Çöp adam bile çizemeyen ben, onun neş’eli, öfkeli, gururlu, alaycı, şefkatli ya da aşka susamış ruh hallerinin mimiklerine yansımasını gözü kapalı çizebilirim. Saçları hafif kırlaşmış. Konuşurken dudaklarının kenarında oluşan kıvrımlar, karşısındakine tepeden bakıyormuş gibi değil de, bilgeliğini bildiğinden eminmiş havası veriyor bu adama. Konuşurken ya önüne bakıyor ya da uzaklara. Hep dalgın ve kirpikleri hep birbirine yakın; kısık bakıyor.  O karşısındakinin gözlerinin içini görüyor, ama kendi gözlerinin içine bakılmasına izin vermiyor.  Gözlerin iç dünyaya girilecek kapı olduğunun farkında olmalı.  Kapıyı aralıyor ama, bu aralık ne içeriye girilecek kadar, ne de içeridekilerin dışarı çımasına izin verecek kadar açık değil.  Gözyaşları ile sulayıp büyüttüğü en acı anıların, en tatlı hazların saklandıkları kuytu köşelerden çıkıp gideceğinden korkuyor sanki.  Ya da bir yabancı gözün, iç dünyasını görüp onu çırılçıplak yakalamasından, yüreğinin şifresini çözmesinden çekiniyor gibi. Aslında verdiği görüntü o kadar doğal ötesi ve sıradan ki!  İlla da bulmaya çalışsam, artılarından çok eksilerini sayabilirim.  Ama saymıyorum. Nasıl olsa “ince ve kırılgan ruhunu, hassas yüreğinin naifliğini kamufle etmek için” kasıtlı yapıyor o eksileri diye kendimi yalanlayacağımı biliyorum.  Tanrım nasıl bir çekim gücüdür bu? Onu merkez yapmış, elektron gibi çevresinde dönüyorum. Duygularımın bir tuzağı ise bu, aklım da mı akıl etmez beni uyarmayı? Kendi yarattığım aşk denizinde pusulası olmayan tekne gibiyim.

- İnsanın duygularıyla ve tüm ruhuyla hissedip, tensel olarak yaşadığı aşk, “gerçek aşk” değil midir?

- Anlamıyorsun!  Aslında tam da bu yüzden biter aşk. Çünkü aşk duygu, düşünce ve bedensel olarak karşı tarafı fethetme isteği ve güdüsüdür.  Bu fetihle tatmin olan aşk, eski heyecan ve cazibesini kaybeder.  Yeni fetihlere yolculuklar başladığında ayrılıklar, terk edilmeler, ihanetler de başlar. Delicesine sevilen,  uğrunda ölmeye hazır olunan en yüce aşkla yapılan evliliklerde bile en çok 2-3 yıl yaşanır aşk. İlişki /  birliktelik devam ediyorsa, yerini ya sevgiye ya da alışkanlığa bırakır.  Ama aşk, tası-tarağı toplayıp çoktan çıkmıştır yola.

- Bu söylediğin daha çok erkekler için geçerli sanırım.

- Dediğinde haklılık payı yok değil. Kültürel farklılıklar olsa da, kadınlara kendilerini evlenecekleri adama saklamaları, aşkı evlendiği erkekle yaşamalarının erdemli olduğu öğretilmiştir. Bu nedenle kadınların aşk deneyimi erkeklerden azdır.  Tam tersine erkeklere de – gözü dışarıda olmasın diye -   evlenmeden önce farklı aşklar yaşayıp sonra evlenmesi önerilir. Erkekler evlenmeden de aşkı bütün renkleriyle kadınlardan daha çok yaşarlar. Bu nedenle klasikler dahil en güzel aşk romanlarını yazan erkeklerdir. En yürek titreten aşk şiirlerini yazanlar da erkek sairlerdir. Unutulmaz besteleri yapan, tiyatro ve opera eserlerini yazanlar da erkeklerdir.   Sahip olma isteği, güç gösterisi, kıskançlık, rekabet, nefret, acı çekmek gibi duyguları tatmamış, yaşamamış insanların bunları yazması mümkün değildir. Erkekler terk edilmeyi sindiremezler içlerine. Başka nedenlerden bile olsa, terk edilmeyi tercih edilen başka bir erkeğe bağlarlar.  Bu da kendilerini zayıf, güçsüz ve özellikle cinsel yönden yetersiz hissetmelerine neden olur.  Ruhlarında yaşadıkları bu travma bazı erkekleri  “aşktan kaçan” adama dönüştürürken, bazılarını da onlarca kadını elde edip farklı aşklar yaşamaya yönlendirebilir.  Bu bir nevi, terk eden kadından öç almaktır.  Oysa kadınların belki %80’i “öteki kadın” veya “ikinci kadın” olduklarını bildikleri halde kendilerine olan güvenlerini kaybetmedikleri gibi, aşağılanmış da hissetmezler kendilerini.  Çünkü yüzyıllardır bilinçaltına erkeklerin farklı kadınlarla cinsellik yaşamak konusunda zaafı olduğu, bunun aşkla ilgisi olmayıp erkeğin elinin kiri olduğu ve aşkını esas kadını ile yaşadığı kazınmıştır.  Sonuçta gerçek aşkı erkeklerin yaşayıp, gerçek aşk acısını onların çektiğini söylemek abartı olmaz

- Bu durumda en özlenen aşk, yaşanmamış aşk oluyor.  En sıradan aşk da, zamanla sevgiye veya alışkanlığa, ya da katlanmaya dönüşecek olan evlilikle biten aşklar. O zaman ayrılıklarla biten aşka da “en büyük aşk” diyebiliriz. Seven, sevilen ama birleşmeleri,  bir arada olmaları koşullar gereği olanaksız olan aşk en acı vereni ve en büyük olanı olmalı.

İhtiyar balıkçı bir sigara daha yakıyor.  Ay çoktan karşı tepelerden kurtulup kadının baş hizasına gelmiş. İskeleden karşı sahile kadar altın bir köprü gibi kıpır-kıpır yakamozlar. Kadın zaman zaman başını çevirip baksa da, bunları görmediği belli. İhtiyar balıkçının gözü ise kadında; “başı ne zaman masaya düşecek” diye bekliyor.  Bardağını yine yarısına kadar rakı ile dolduruyor kadın. Şişede üç parmak kadar rakı kalmış. Sonra karşısında duran dolu bardağa değdiriyor bardağını. Söylediklerini duyamıyor ama, dudaklarının kıpırtısını görebiliyor ihtiyar balıkçı kadının.   “Çok içiyor ve çok aşık bu kadın” diye geçirdi içinden. Kadının halinden anlamaması mümkün değil. Bu saçı – sakalı değirmende ağartmamış. Az aşk acısı çekmemiş hayatında.  Güzel aşklar da yaşamıştı. Ama sonunda bazıları terk etmiş, bazıları da arkalarında acı, hüzün ve özlem bırakarak gitmek zorunda kalmışlardı.  Bu balıkçı köyüne kaçması, aşka yaptığı altın vuruşuydu aklınca. Aşk, “sen beni öldüremedin; o zaman ben seni öldürüyorum” demekti bir bakıma.  Derin bir nefes çekti sigarasından.  Aynı anda kadın da sigarasını yaktı.  Çakmağın alevinin aydınlattığı yüzüne vurunca, salyangozun ağaçta bıraktığı iz gibi, gözyaşlarının şeffaf izleri çıktı ortaya. Çok acı çektiği belliydi. Bu kadar büyük acıyı “şüphe” değil, “Kesinlik” yaşatabilirdi insana. Bu duygu da yabancı değildi ihtiyar balıkçıya. “Kesinlik” diye mırıldanırken içi acıdı.

Kadın çantasından bir tomar para çıkarıp saymadan koydu masaya. Ayağa kalktı; sendelemiyordu.  Çantasını sol omzuna astı, sağ elinde arabanın anahtarları vardı. İskeleden kumsala, oradan da arabasının yanına gitti.  İhtiyar balıkçı direksiyon kapısının önünde duruyordu. “Lütfen gitmeyin. Çok geç oldu; üstelik alkollüsünüz. Başınıza bir felaket gelsin istemiyorum” dedi şefkat dolu bir sesle.  Kadın alaycı bir gülümsemeyle “yaşadığım acıdan daha büyüğünü yaşatacaksa, buyursun gelsin o felaket” deyip direksiyona oturdu. Anahtarı çevirdiğinde, hem sessizliği hem de gecenin karanlığını yırttı motorun sesi.

İhtiyar balıkçı da saymadan koydu paraları cebine.  Gözü hiç dokunulmamış sulu rakının altındaki kağıda ilişti.  Kırılacak nadide bir eşyayı tutar gibi aldı kağıdı. Bir sırrı öğrenip, suç ortağı oluyormuş gibi hissetti kendini.

“Senin, bendeki sen olmadığın kesin. Benim o anlamları yükleyen sana. Aşkımın suçlusu değilsin”  yazıyordu kağıtta.

Yüksel Erdoğru

07.07.2009

İlk Aşkım

baba-kiz

Ona ne zaman aşık oldum hatırlamıyorum.  Mavisi kuvvetli yeşil gözleriyle gözlerimin içine baktığı anda mı?  Öpmeye kıyamıyorum deyip kokladığında mı?   Yoksa kollarını açıp – ki ben, yürümeye cesaret edemeyip emeklerken ve zar zor tay-tay durabilirken -  “Korkma, koş kollarıma” dediğinde, hiç tereddütsüz koşup boynuna sarıldığımda mı?.  En kuvvetli ihtimal, bağrına bastırdığında kalbinin atışlarını kalbimde duyduğum zaman olmalı; bilmiyorum.

Büyükler, minicik çocukları hiç kimsenin işine yaramayacak bir seçim yapmaya zorlayarak  “Anneni mi daha çok seviyorsun? Babanı mı?” sorusunu neden sorarlar bir türlü anlayamamışımdır.  Bu soruya bazı çocuklar “İkisini de” derler. Bu gerçek de olabilir; ama genelde anneyi de babayı da kırmamak-üzmemek adına verilen politik bir yanıttır.  İki tarafı da memnun edecek çıkarcı bir yanıttır çoğunlukla.  Bazı çocuklar da, ilerideki hayatlarında yapacakları seçimler gibi riskli de olsa gerçek duygularını söylemekten çekinmezler.  Nitekim aynı soru bana sorulduğunda 3 yaşlarında falan olmalıyım.  Büyüklük ölçüm, kollarımı iki yana açıp “Bu kadarrr!! Diye gösterdiğim büyüklük.  Küçüklüğü ise, parmağımı gösterip “Tırnağımın ucu kadar” şeklinde ifade ettiğim dönemim.  “Anneni ne kadar seviyorsun?” diyorlar.  Kollarımı iki yana açıp “Bu kadar” diyorum.  “Ya babanı?” dediklerinde de yine kollarımı iki yana açıp “Bu kadar” diyorum.  “Peki hangisini daha çok seviyorsun?” diye zorluyorlar.  Yine kollarımı iki yana açıp “Babamı” diyorum; “Babamı dünyalar kadar” seviyorum.  Minicik kollarımın arasına sığacak büyüklükte dünyalarım.

Eskiden her konuda “Çocuktur geçer; unutur” derlerdi.  Ne büyük hata!  6 yaşına kadar yaşananlar, en derin çizgilerle kalıyor belleklerde.  Bu seçime zorlanmış olmamın etkisiyle olmalı, hayatımda bir kere bile, tek bir kişiye (ister hayatımın dışında olsun, ister hayatıma dokunsun, isterse hayatımın merkezi yapmış olayım) “Beni seviyormusun?” diye sormadım. “Sevmiyorum” demek, “Seviyorum” demekten daha zordur.  Üstelik “Sevmiyorum” diyememek için insanların yüzlerce çekincesi vardır.  Ama “Seviyorum” demek için tek bir nedeni vardır: Sadece  “Sevmiştir”.  Bu nedenle sevgimi, sevdiklerimi söylemekten hiç çekinmedim. Aşık olduğumda söylemekte zorlanmadım değil; ama aynen babama itiraf ettiğim gibi onu da söylediğim.

Sakarya nehrine kavuşan Çarksuyu’nun kenarındaki her türlü ağacın, meyve ve sebzenin yetiştirildiği 30 dönümlük bir çiftlik. Apartman denilen hapishanelere taşınmadan önce 10 yaşına kadar doğayla kucak-kucağa çocukluğunu bu çiftlikte yaşama şansı olan çocuklardan biriyim. Kuşlara yem vermeyi, kedi yavrularını sütle beslemeyi, köpeğe kemik atarak oynamayı orada öğrendim.  Ağaçtan, bisikletten ve attan düşmeyi de.   Meyveyi, sebzeyi dalından toplamak, yumurtayı folluktan, tereyağını yayıktan almak her çocuğa nasipti o günlerde.  Sabah erkenden sağılıp kaynatılmış olan sütün üstünde bir parmak kalınlığında oluşan kaymak, kahvaltı sofralarının olmazsa olmazıydı.  Ağaçlara tırmanmanın, ip atlamanın, sek-sek oynamanın, körebe, saklambaç, elim sende oynamanın, kızların saçını çekip ağlattıktan sonra barışmanın keyfini, ekran karşısında oynadıkları oyunlardan alabiliyorlar mı? günümüz çocukları, kuşkuluyum.  Doktorculuk oynarken hep hasta olmayı seçerdim.  Ya da oğlanlar doktorluğu önceden kaptıkları için, kızlara hasta olmak kalırdı diyelim.  Ama evcilik oynarken mutlaka “Anne” olurdum.

Bugün düşünüyorum da, bu seçimlerde içgüdüsel dürtüler mi,? akıl mı? itici güçtü karar veremiyorum.  Aslında “anne” olmayı seçmem, gerçeğe yakın ihtimalle sevdiğim adamla ilgili olmalı.  Çünkü sevdiğim adamla annemin daha çok beraber olduğunu görüyordum.  Bildiğim kadarıyla başka rakibim yoktu.  Tek rakibim annemdi ve eğer anne olursam, annemin yerini alabilirdim ve babam da tamamen bana kalırdı. Anneliğe hazırlanıyordum kendimce.

- Prensesim ver bakalım babaya bir öpücük.  Neler yaptın bugün?

- Arkadaşlarımla evcilik oynadık.  Ben anne oldum, Türev de baba.  Sahi, evlilik ne demek babacığım?

- Evlilik, sevdiğin insanla hayatını paylaşmaktır prensesim.

- Oyuncaklarımızı birbirimize veriyoruz ya, onun gibi mi yani?

- Evet Prensesim, aynen onun gibi.

- Türev bugün bana aşık olduğunu söyledi;  aşık olmak ne demek ?

- Birini çok sevmektir Prensesim, hatta kendinden daha çok onu sevmektir.

- Babacığım biliyormusun ben de aşık oldum.

Hatırlıyorum da babam keyifli bir kahkaha atmış ve ardından;

- Aaaa sahi mi? Kimmiş bakalım bu beyaz atlı prens?

- Sen beni hep yanağımdan öpüyorsun; annemi öper gibi hiç dudaklarımdan öpmedin.

- Bak yavrucuğum, babalar kızlarını yanaklarından, alınlarından öperler. Büyüdüğünde sevdiğin adam da seni benim anneni öptüğüm gibi öpecek.

- Ama ben sana aşık oldum babacığım.

- Olmaz prensesim, çocuklar annelerine-babalarına aşık olamazlar.

- Neden babacığım? Hani sen biraz önce aşık olmak birini çok sevmektir demiştin. Ben seni çok seviyorum babacığım, dünyalar kadar..

- (Hayattaki tek idolüm, canım anneciğimin sesi geliyor: Haydi sofra hazır, yemekler soğuyacak!)
Çocukluğumda bize,  masalları şimdiki gibi yatağa girince anlatmazlardı.  Akşam yemeği sonrası, annem mutfakla salon arasında koşturmaya başlayınca babamın etrafında toplanırdık.  Annem mevsimine göre çeşitli meyveler getirirdi yanımıza, babam ise bir gece önce neresinde uyuyakalmışsak, oradan devam ederdi anlatmaya. Ağabeyim ve ablam gökten üç elma düşmeden uyuduklarında, ben de uyuyormuş gibi gözlerimi kapardım. Çünkü hepimizi kucaklarına alır tek-tek yataklarımıza taşırlardı.  Babam yatağıma yatırırken kulağıma “küçük hanım numaranı yutmuyorum” deyip bir öpücük kondururdu yanağıma.  Göz kırpar, parmağımla öbür yanağımı gösterirdim.

Kül Kedisi, Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Fareli Köyün Kavalcısı, Kurbağa Prens vb. hepsini ezberlemiştik.  Anlatırken bir yerini atlasa, birimizden biri “yok, orada şunu yapıyordu” diye düzelttiğimiz bile olurdu.  Kötülerin mutlaka cezasını çektiği, iyilerin kazandığı masallardı bunlar.  Günümüzün “arkası yarın” programları gibi içi boş, tok oturup aç kalktığın, ya da kasıtlı beyin yıkayan televizyon dizilere benzemezlerdi.  Uyutmak için değil, ders çıkarmak, ufkumuzu genişletmek, düşünmeye, sorgulamaya yönlendirmek için anlatılan masallardı.   Yıllar sonra, otomatik açılıp-kapanan kapıdan ilk geçtiğimde, babamın anlattığı Ali Baba ve Kırk Haramiler masalı gelmişti aklıma.  Bu kapıyı icat eden çocukluğunda Ali Baba ve Kırk Haramiler masalını dinlemiş ve mutlaka masaldaki “Açıl Susam Açıl”  denilince açılan kapıdan ilham almış olmalıydı.   Hatta cam küresinin üzerinde ellerini gezdirip, başka ülkelerdeki olayları görüp anlatan masal kahramanı cadı olmasa, televizyonu keşfedemezlerdi diye düşündüğüm bile olmuştu.

Bazıları da bizden başka kimsenin bilmediği masallardı. Yani biz anlatılanları masal diye dinlerdik; kitapçılarda satılmazdı bu masallar.  Mesela bunlardan en çok sevdiğim, Romanya’dan Türkiye’ye göç eden “Kurt Ahmet” in oğlunun maceralarıydı.  Kurt Ahmet’in oğlu, 4-5 yaşlarımın masal kahramanıydı.  Sonra büyüdüğümde ve bugün hala tek erkek kahramanım. Kurt Ahmet (sonradan Dedem olduğunu öğrenmiştim) karısını ve çocuklarını yanına alıp Romanya’dan Türkiye’ye kaçmaya karar vermiş. Ama önce oğluna  “var git oğlum, önce sen kendini kurtar. Sağ-salim ulaşırsan Türkiye’ye haber et; ardından da biz geliriz” demiş.  Daha 15-16 yaşlarında bir delikanlıymış Kurt Ahmet’in oğlu.  Ama yiğit mi yiğit, yürekli mi yürekliymiş.  Annesini, babasını, kardeşlerini ardında bırakıp düşmüş yollara. Çetin bir yolculukmuş bu.  Kah yaya, kah bulduğu vasıta ile, yarı aç-yarı tok ve de büyük tehlikelerle sürdürmüş yolculuğunu.  Yanında, dibinde altınlar olan toprak bir su testisinden başka da bir şey yokmuş.  Romanya’dan Bulgaristan’a geçişi, Deliorman’da yaşadığı tehlikeli maceralar, hele Tuna Nehri’ni geçerken tahıl ambarında yakalandığında gördüğü işkenceleri ve nehre atılmaktan nasıl kurtulduğunu anlattığında heyecandan yerimize çivilenirdik. Kurt Ahmet’in oğlu Türkiye’ye geldikten 2 sene sonra ailesi Mallarını-mülklerini orada bırakıp Türkiye’ye gelebilmişler (Onlarca kez anlattırdığım babamın bu gerçek hikayesini belki bir gün kağıda dökerim).

Üniversite 3. sınıfta okuyorum.  3. sınıf dediğime bakmayın; alttan 1. sınıftan bile borçlu geçtiğim dersler var. Her mevsimde baharı yaşadığım günlerim.

- Babacığım ben aşık oldum!

- Hımmm.. kimmiş bakalım benim prensesimin kalbini çalan delikanlı?

- Aynı okulda okuyoruz.  Bitirdiğimizde meslektaş olacağız. Senin gibi baba, aynen senin gibi. Güçlü-kuvvetli, yakışıklı, zeki ve çok bilgili. Çok dürüst; bugüne kadar hiç yalan söylemedi bana. Kendimi onun yanında güvende hissediyorum. Gözleri seninkinden daha mavi. Ama tıpkı senin gibi bakıyor; sevgi var derinliklerinde.  Yanımda olmadığında özlüyorum onu.  Kaybetmekten korkuyorum ve aynı seni kıskandığım gibi kıskanıyorum onu başkalarından. Hani minicikken parmağından tutar yürüyüşlere çıkardık ya seninle. Hani yüzlerce soru sorardım ve sen sabırla hepsini yanıtlardın. Mahsus uzatırdım yolu, herkes bizi görsün isterdim; öyle gururlanırdım seninle.  Şimdi onunla el-ele dolaşırken de aynı mutluluğu, aynı duyguları, aynı gururu yaşıyorum baba.

- Durum gerçekten ciddi; desene yavru kuş yuvadan uçmaya hazırlanıyor. Peki o da seni, senin onu sevdiğin kadar seviyor mu?

- Sevgiyi hangi terazide tarttıysan söyle, ben de tartayım babacığım. Sevmeyi de, kelimelere dökülmeden sevildiğimi hissetmeyi de sen öğrettin bana.

- Önce okulunuzu bitirmelisiniz; başladığın her işi bitirmen gerektiğini de öğretmiştim sana.

- Babacığım söz veriyorum sana, okulu da bitireceğim, mastır da yapacağım. Bunlar evliyken yapılmaz diye kaide mi var? Ne olur izin ver evlenelim; biz ayrı yapamıyoruz.

- Tanıştır bakalım şu delikanlıyla beni; erkek-erkeğe bir konuşalım!

Markete giderken bile makyaj yapıp takılar takarken, gelinliğimi giydiğimde hiç makyaj yapmadım. Ne gözlerimi boyadım, ne dudaklarımı. Babamla vedalaşırken gözyaşlarımı tutabileceğimden emin değildim çünkü. Nitekim öyle oldu.  Nikahımız kıyılıp babama sarıldığımda ikimiz de hıçkıra-hıçkıra ağlıyorduk. Ne kadar sürdü bu bilmiyorum. Dünya bile dönmeyi unutmuş bize bakıyordu sanırım.  Zorlanarak koptuğumuzda birbirimizden, elimden tutup sevdiğim adama teslim ederken, “Sevgisiz bırakma onu!” onu dedi. Sesi boğuktu; rica mı ediyor? Emir mi veriyor? Anlaşılmıyordu.

Her türlü açlığımı doyurdum da, bir senin açlığını doyuramadım babam.  Ne özlemim bitti sana karşı duyduğum, ne de kara sevdam.

Minnet, şükran ve saygı ile anıyorum seni.

Yüksel Erdoğru

17 Haziran 2009

Mantık İçeri Aşk Dışarı

İnsan yaşamında akıl kadar duygular da önemli ve yönlendiricidir. Hatta akla bırakılmayacak kadar öncelik verdiğimiz duygusal kararlarımız da vardır.  Önemli olan aklımızla kalbimizin uyumunu sağlayabilmektir.  En baskın duygularımızdan biri “korku” diğeri ise “sevgi” dir.  Kendimizi kaygılı, kuruntulu, şüpheci, dışlanmış hissettiğimizde; suçluluk duyup vicdan azabı çektiğimizde mutsuz oluruz.  Bu duyguların içinde sevgi yoktur; korktuğumuz şeyleri yaptığımız için veya yapmak zorunda bırakıldığımız için mutsuzuzdur ve kendimizi iyi hissetmeyiz.  İyilik, güzellik, dostluk, kabul görmüşlük, aşk ve sadakat adına kendimizi güvende hissettiğimizde de mutlu oluruz.  Bu duyguların içinde sadece sevgi vardır; korku bavulunu alıp çoktan çıkmıştır yola.  Sevginin de, korkunun da yürekte hissedildiğine, orada yaşadığına inanırız. Ve aynı anda ikisi bir arada yaşayamaz; biri diğerini yok eder. Tam da bu yüzden, Allah’tan korktuklarını söyleyenlerin onu sevdikleri inandırıcı gelmez bana.  Sevmenin de, aşık olmanın da en güzel yanı, sadece sizin hissedebileceğiniz bir duygu olmasıdır.  Alınmaz, satılmaz ve hiç kimse bu duyguyu yaşamanıza mani olamaz.  Ama daha da önemlisi, iki yüreğin aynı sevgiyle çarpmasıdır ki, farklı tanımları olsa da, bunun adı aşktır. Ve aşk, insanların yaşam ve enerji kaynağıdır.  O zaman sevgiye ve aşka yüz çevirmek niye?

Yediden yetmişe herkesin bir aşk hikayesi vardır.  İster yüreğinde düğümlenip kalsın, ister yaşasın; mutlaka vardır. “Hiç aşık oldunuz mu?” diye bir anket yapılsa %99 “evet” yanıtı alınacak bir sorudur bu.  Aynı kişilere “şu anda aşık mısınız?” veya “aşkı yaşıyormusunuz?” diye sorulsa kaç kişi “evet” der bilemiyorum.  Sahi, içimizde fırtınalar koparan arzu ve istekler dışarı çıkmasın diye kim duvar örüyor içimize?  Bu geçit vermez tuğlaları üst-üste dizen beynimiz mi?  Delicesine yaşamak istediğimiz arzu ve isteklere gem vurduran bilinçaltımıza kazınan yasaklar ya da deneyimlerimiz mi?  Yasaklara boyun eğerek, ruhumuzda yaralar açan deneyimlerimizin tekrarlanacağından korkarak görünmez hapishanelerde yaşamayı kendimiz seçmiyormuyuz?  Aşkı yaşamaktan neden bu kadar korkuyoruz?

Aileler çocuklarını genelde zaman ayarlı planlarına göre şartlandırarak büyütürler. Çevre koşullarına, eğitime, meslek seçimine vb. göre farklılıklar gösterse de, insanların bilinçaltlarına nesilden-nesile sür-git devam eden zaman ayarlı yaşam şablonu kazınmıştır.  Kaba çizgileri ile,  ”okul bitecek, askere gidilecek, el ekmek tutacak (para kazanılacak) evlenilecek, çoluğa – çocuğa karışılacak.. vb.  Sözde yaşam standardını yükseltmek adına, “evim, arabam, yazdığım, teknem olacak gibi sahip olunmak istenen şeyler de planın içinde olabilir.  Ama dikkat edilirse, bu planın hiçbir aşamasında “….’ den önce, “….’ den sonra aşık olacağım” diye bir madde yok.  Yoktur; çünkü aşık olmak planlanmaz;  aşık olunur.  Bu nedenle de, aşkın ne zaman, nerede, hangi yaşta, hayatın hangi evresinde yaşanacağı önceden bilinemez.  Nitekim şöyle bir ardımıza bakarsak, bizi daha bir insan yapan, tadı damağımızda kalmış, yaşadığımızı hissettiren aşkların, plansız aşklar olduğunu görürüz.  Doyasıya, ölesiye, geberesiye yaşadığımız aşklardan söz ediyorum.  Hani şu aşkın tadı da, acı ve ıstırabı da bilinmediği için doğru/yanlış çıkarımı yapan mantığa kulağımızı tıkadığımız aşklardan.  Hesapsız-kitapsız, önünü-sonunu düşünmeden cahil cesaretiyle yaşanan aşklardan.  Hani hayatta sevmekten daha önemli hiçbir işimizin olmadığını sandığımız, uğruna nice köprüleri yaktığımız, bir kaş çatılmasıyla ölüp, bir sıcacık gülümsemeyle hayata döndüğümüz sevdalarımızdan. Heyecandan yüreğimizin ağzımıza geldiği, “seni seviyorum” diyerek yüreğimizdeki yükü boşalttığımız, güldüğümüz, ağladığımız, utandığımız kalp çırpıntılarımızdan..  Belki hayatımızda en aptal duruma düştüğümüz, en saçmaladığımız ama en dürüst ve en kendimiz olduğumuz, en güçlü – en zayıf hallerimizi yaşadığımız sevmelerimizden.

İşte hissettiğimiz yoğun duygularla romanlar, şiirler yazarak ebedileştirdiğimiz, tuvallerde can verip notalarla ölümsüzleştirdiğimiz bu aşklar zamanla

Bitiyor.  “Nasıl ve neden bitiyor?” ayrı bir yazı konusu; sonuçta bitebiliyor.  Geriye aşkı acısıyla, tatlısıyla deneyimlemiş insanlar kalıyor.  Bu insanlar, yeni

Med-cezirleri yine ve yeniden yaşamaktan korkuyorlar.  Çünkü, bilgi ve deneyim her konuda insanlara özgüven verip yüreklendirirken, iş aşka gelince fren

Etkisi yapıyor.  İlk aşkları yaşarken acısını, ıstırabını, kıskançlığını, mutluluğunu, terk etmeleri, terk edilmeleri, rekabeti ve ihanetleri de dibine kadar yaşayarak öğreniyoruz.  En önemlisi aşk acısı denilen şeyin kaybetme korkusundan kaynaklandığının farkına varıyoruz. Tam yaralarımız kabuk bağladı derken, hiç olmadık yerlerde çıkıveriyor anılar karşımıza.  Kimi fotoğraf en mutlu olduğumuz anı hatırlatıyor, kimi şiir dört mevsimi yaşatıyor bir günde.  Bir müzik parçası bu yaraları kanatmaya yetiyor.  İşte yüreğimiz birisine aktığında veya aşk kapımızı çaldığında geçmişte yaşadığımız ihanetleri, terk edilişleri, yanlış seçimleri getirip önümüze koyuveriyor aklımız.  “Yine bunları mı yaşamak istiyorsun?” diyor.  Mantık kapıda nöbet tutuyor zaten; elinde aşk reçetesi hazır!  “bir ölçek ihtiyaç, bir ölçek görev, iki ölçek geleceğin garantiye alınması, alabildiği kadar aşk”; “daha iyisi Şam’da kayısı” diyor.

Aynı acıları yaşamamak adına, aynı hazları yaşamaktan da vazgeçiyoruz.  W.Shakespeare yaklaşık 4 asır önce “insanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor” saptamasını yapmış.  Görünen o ki 400 yıllık geçen sürede, insanların sevme ve aşık olma korkularında bir değişiklik olmamıştır.   Kimselere güvenmiyoruz. Tesadüflerin karşımıza çıkardığı insanlara kuşkuyla bakıyoruz.  Uzatılan her eli, “ne çıkarı var acaba?” korkusuyla avuçlarımızın arasına alamıyoruz.  Uzak duruyoruz yeni başlamalardan.  Üstelik çoğumuz hayatı da, aşkı da kendi doğrularımıza göre yaşamaktan çekiniyoruz.  Yaşamaya açık değiliz. Önünü-sonunu hesaplamadan maceraya atılamıyoruz.  Yaşamımızın her alanında “el-alem ne der?” baskısı var. Yaşam tarzımızı el-alemin onaylayacağı şekilde yaşıyoruz veya yaşıyor(muş) gibi gösteriyoruz; kendimiz olamıyoruz.  Hayatımız planlı, dışına çıkarsak dünyanın dengesi bozulacak sanıyoruz.  En güzel günler “henüz yaşanmamış olanlardır” deyip, gelecekte yaşayacağımızı sandığımız günlerin hayali ile avutuyoruz kendimizi.  Üstelik yıllar sonra, ne kadar uzun bir hayat yaşadığımız söylendiğinde, içinde kenedimiz için yaşadığımız günlerin ne kadar az olduğunun farkına varıp, acısıyla kıvranacağımızı bile-bile.  Aklını susturamayıp, mantığın reçetesini uygulayanlar, bedenleri ile aşkı yaşasalar da, büyük ihtimalle ruhlarıyla gerçek aşkı yaşayamayacaklardır.

Yüksel Erdoğru

30 Mayıs 2009