Sevgili

Sana bir hayat kurtar diyen yok
Ne çöllere düş ne dağlara küs…
Yürüyüver iki adım, bırak tavlasın seni çiçekçi Roman…
Kap bir buket en renklisinden!
Yepyeni bir yirmi lira gıcırdasın parmaklarında şugar satıcının…
Ararken pembe şalvarın iç cebinde para üstü beş lirayı,
‘Üstü kalsın’ desin, fiyakayla çarpılan dudakların.
Tut yolu ters istikamete,
Çarpan kalbin ve ellerinde kalbine giden çiçeklerin…

Senden bu parasızlıkta servet isteyen yok
Ne banka soy ne define bul…
Dolanıver şöyle bir arka parkları, bahçeleri…
Bırak bir diken kanatsın canım parmağının serçesini…
Bir damla kanda ölüm yok bilesin
Ve bilesin ki bir çiçek aşırana müebbet de yok!
Aldırma arkandan bağıran yaşlı teyzeye!
Koş hiç durmadan,
Sana gelinliksiz gelin gelen çocuklarının annesine…

Sana ilkelerinden cay diyen yok
Ne kıymetli duvarlarını yık, ne de bir yandan sövdüğün düzenden çık…
Bir gün de sorgulamadan yaşa,
Kim bulmuş, niye bulmuş boş ver gitsin…
Kahramanlık vazifenden bir gün olsun kaç.
Yıllık izne sayılır bilesin
Ve bilesin ki bir insana ellerinle sevinç vermene değer, mazeretin…
Binme arabaya filan,
Yürü yol boyunca -saklamadan elindeki sevinçleri…
Kimsenin sana güldüğü yok!
Senin eskiden güldüklerin mi?
Merak etme, bu yılda ellerinde çiçekleri…

Savaş Çocuğu

Bir karanlık odada,

Bir yuvarlak masada…

Kesilirken sözler

İstikballer üstüne,

Sarmalanırken kurşunlar

Özgürlük peçesine,

Biçilirken kefenler

Siyah cevher hatrına,

Körpe hayatlar düşüyor toprağa birer birer

Sorgusuz sualsiz

Topluyor ölülerini analar,

Beşik kadar mezarlara merasimsiz koymak için

Üşüşmeden akbabalar

Sessiz

Panzerlere salıncaklar kuruyor çocuklar!

Çocuk olma hakkıyla

Savaşlardan habersiz

Ve bir gün

Satıldığı güne lanet okurken merhamet,

Zulmün kucağına düşmüş iken adalet,

Bir azap sıkıyor boğazını

Sebepsiz

Sırasıyla ölüyor

Canı tatlıların sırasını tutanlar

Irak diyarlarda fışkırırken kan kokulu cevher,

Kadere çapraz çizikler atıyor çocuklar.

Ve bir gün

Kıpkızıl doğarken ay,

Ve başak sarısı ekinler gibi yanarken umutlar,

Yazgılar da evriliyor sanki

Ve sanki

Şafağa en yakın andaki zifiri yaşıyor

Boş kovanlardan oyuncaklar yapan çocuklar.

Sevda EĞER

SIR VII

Söz hecede
Düş gecede
Gel hakikat
Düş dibime.
Söz, kanarım
Yat yanıma.
*****
Sır bilirim,
Sır veririm
Bin bir gece masallarım.
Söz hecede
Düş gecede
Anlat dersen anlatırım.
*****
Zikrim hürdür
Zikrim fikrim.
Tek sen ol da, gerçek iste.
Gerçek bende
Söz, veririm.
Dört bir yanda and veririm.
Sen yeter ki sırrı iste.
****
Kilit bende
Şifre bende.
Söz hecede
Düş gecede.
Yar sen isen yanan harda,
Od’a çare bade bende…
****
Söz, kanarım
Sır tutarım.
Gel hakikat
Yat dizime.

Sevda EĞER

Senin Yüzünden

Bu aralar çok düşünüyorum eskileri filan,
Senin yüzünden!
Bahsediyorum ya hayat hikayemden,
düşüyor ya çenem sen karşımda olduğunda.
Unuttuğum detaylar aklıma geliyor şimdi tek tek…
Hatırlamak istemediğim için silindiler zannederdim
uzun uğraşlarda anımsayamadıklarımı ama,
aslında unutmadığımı ve demek ki unutmak istemediğimi gördüm senin yüzünden…
Ve senin yüzünden, yanlış anladığım kendimden özür diledim.

Senin yüzünden anlatabileceğim ne varsa anlatıyorum seni görmeden.
Belki bir süre sonra anlatabilinecek her şeyi anlatmış olacağım
Ve zaman ve mekanın kesiştiği anda, yüzüne dokunabileceğim mesafede göreceğim seni..
Ve konuş(a)mayacağım senin yüzünden.

Ses, kendini sessiz durmaya ve dinlemeye bırakacak,
kendinle kendim tanıştırılırken inanmadığımız ‘yazgının’ evinde.
Dört kitabın ilk emri ’söz’ olduğu halde
ve yaratılış, doğuş ve yükseliş ve zamanın geriye sayımı ilk ’söz’ ile başlamışken
Bizim doğuşumuz denenmemiş olacak,
’sus’ olacak senin yüzünden…

Yani evrileceğiz ya, yahut devrileceğiz
kendi kağıt ve mürekkebimizle yazdığımız manifestomuzun genel geçmez kurgusunda…
Ve illaki seveceğiz birbirimizi senin yüzünden.
Ki sevmekteyiz hali hazırda …

Sevda EĞER

İhtilalin Masalı

Kardeşime

Susmuşken şarkıları ihtilalin umutsuz çocuklarının ve savrulmaya yüz tutmuşken bilinmeze yurdum, bir babanın endişeli bekleyişi ve bir ananın çığlığını bastıracak bir nidayla geldin sen! Olanlara kafa tutar gibi…
Sanki bilmekteydin daha doğmadan yurdumun sancılı sınamalardan geçdiğini!
Sınamalar ki; 70’li yılları nice ana babalara, genç ve çocuklara, masum yurttaşlara zehir zıkkım etmişti!
Sağ-sol, Alevi-Sünni kavgaları insanları meydan savaşlarına sürüklemişti ki; nereden bilsinlerdi? Kendilerini ateşe atan sözde kahramanlar aslında maşadan başka bir şey değildi?
Malatya’da tarih 19 Nisan 1978’i gösterirken kendine din kurtarıcıları diyen elleri silahlı, sopalı, bıçaklı yobazlar, dini kurtarmanın yolunu 14-15 yaşlarındaki çocukları işkencelerle öldürerek bulmuştu! Ve hatta aynı çocuklardan, solcuların öldürdüğü söylenen ama asla ispat edilmeyen Hamit Fendoğlu’nun intikamı da alınmıştı! Evler basılıp ekmek kapıları yakılıp yıkılırken, MHP lideri Alparslan Türkeş; ‘böyle giderse Erzurum ve Maraş’ta da benzer olaylar yaşanacaktır,’ kehanetini dillendirmişti!
Kontrgerilla bir hayal olduğuna göre, rüyasında görmüş olsa gerekti ki; Maraş’ta utancın, zulmün ve adaletsizliğin şafağı sökmekteydi!
19 Aralık 1978 günü Çiçek Sineması’na giden Maraşlılar, ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ filmini izlemek yerine, patlayan bombayla paniğe kapıldı. Kalabalık CHP binasına saldırıya geçip, belli başlı mahalleleri yakıp yıkıp, sokakta yakaladıkları TÖB-DER üyesi öğretmenleri öldürdükten sonra anlaşıldı ki; bombayı sinemaya Ülkücü Gençlik üyesi Ökkeş Kenger atmıştı. Aynı Ökkeş Kenger yıllar sonra soyadını Şendiller yapmak suretiyle Maraş milletvekili olarak bu kez mecliste karşımıza çıkacaktı!
Peki, yurdumun sınamaları bunlarla biter miydi?
Bilakis, her şey gittikçe daha beter bir hal aldı. Gün geçtikce daha çok gözyaşı daha çok sönmüş hayat ve acı feryatlarla insanlar sabahlara uyandı.
Ve sen, ihtilalin tek umut veren hatırası, küçük kardeşim. Bir karış suratla geldin eve iki günlük bebek haline bakmadan. Güldüremedik yüzünü günlerce, dindiremedik avaz avaz bağıran sesini. Ve sevdik, o kadar çok sevdik ki, inandık fantastik ihtimallere.
Sanki dedik Malatya’daydın onlarca insan evlerinde ölümü beklerken! Belki Maraş’ta, Çorum’da, Fatsa’da…
Arkalarında bürokratlar, mülki amirler, reisler; yanlarında maşalar, satılmışlar; önlerinde din simsarları, yobazlar, hep birlik olmuş işkenceden zulümden geçirirken masumları ve kurulmuşken her mahallede bir halk mahkemesi ve seyrederken cümle âlem katliamları, sen de izlemekteydin utanarak insanlığından!
Yargıtay’ın iki defa iptal etmesine rağmen Ankara’daki Merkez Cezaevi’nde idam edilen Erdal Eren’in henüz on yedi yaşında olduğunu anlatmaya çalışmaktaydın daha doğmamış halinle.
Ah güzel kardeşim! Gelişin ile güzelleşen dünyamızda coşku ve gururumuzun, mutluluğumuzun, nadir çiçeği! Masal gibi geliyor değil mi? ya da ortaçağdan hatıraları anımsatıyor!
Sen şimdi yapabilir misin öğrencilerine? Ham de o farklı, o özel çocuklara! ‘Senin babanın mezhebi ayrı, senin dayının partisi başka, annenin gözleri mavi, senin ise sadece iki kulağın var! O halde yaşamayı hak etmiyorsun’ diyebilir misin? Ama diyenler oldu! Hem de öyle kör cahil insanlar da değillerdi! Hepsi koca koca adamlardı… Kimi Hipokrat yemini etmiş doktor, kimi adaleti emanet etiğimiz savcı, kimi camide Kur’an-ı Kerim’i hatmetmiş imam, kimi canımızı teslim ettiğimiz polis, kimi de haklarımızı koruyup gözeteceğine bağımsızlığımıza eşitliğimiz ve hürriyetimize sahip çıkacağına dair namus ve şeref sözü veren vekil hatta bakandı!
9 Ekim 1978’de 7 TİP üyesi genci öldürmek suçuyla yargılanıp 7 defa idama mahkûm edilen Haluk Kırcı -kontrgerillanın her zamanki gibi hayal olması dolayısıyla, tamamen bir yanlışlık neticesinde iki defa serbest bırakıldı. Avukatlarının gerekçesi o idi ki ‘bir kişi yedi defa idam edilemezdi! O halde bir idam cezası üzerinden ve infaz yasasındaki düzenlemeler itibari ile bu kişinin salıverilmesi dünyanın en tabii olayıydı! Mağdur avukatlarına göre yanlış hesap elbet Bağdat’tan dönecekti ve döndü de –en azından kâğıt üstünde! Tekrar yakalama emri çıkarıldı! Ancak Haluk Kırcı firariydi artık ve firarda olduğu halde, yanlış tahliyeden bir yıl sonra, Erzurum Valisi Mehmet Ağar’ın şahitliğinde nikâhlandı! Ve nikâhtan ancak yedi yıl sonra yakalanacaktı!
Olaylar öylesine çığırından çıkmıştı ki sonunda yirmi iki şehirde sıkıyönetim ilan edildi. Artık yetki ordudaydı. Ancak bu durum halkın üzerinde daha büyük bir baskı oluşturdu ve sıkıyönetimin gerekçelerinin arasına 12 Eylül Darbesi’nin gerekçeleri de eklendi. Asayiş ve huzur kalmamıştı. Ekonomik istikrar sağlanamıyordu. Etnik kavgalar trajik katliamlara dönüşmüş, mahallelerde insanlar kendi asayişini kendi sağlamak için gece nöbetlerine başlamıştı.
Ben ve diğer kardeşimiz senin annemizin kucağında gelmeni beklerken; ihtilalin aslında senden önce geldiğini fark etmemiştik bile.
Bir türlü anlaşılamayan bir şey vardı ortada. Üzerinde yaşadığımız topraklar bir din, bir mezhep veya Avrupa’dan çalıntı bir ideoloji devleti değildi.
Türkiye’de o yıllarda hiçbir zaman ‘milliyetçilik’ gerçek anlamıyla kullanılamamıştı. Fransızlardan gelen bu moda, Atatürk milliyetçiliğinin yanından bile geçmiyordu! ‘Marx’ın ütopik doktrinlerini hayata geçirebilmek için ise kanlı bir devrimden geçilmesi gerekiyordu ki, bunun Almancada değilse bile Türkçede adı zulüm ve acı demekti!
Kutsal kitabımızın hiçbir ayetinde ‘insan öldürünüz’ diye bir emre rastlamamış olan ben, kapılarına önce ‘Allah’ yazıp sonra içeridekileri kurşuna dizen aklın hizmet ettiği dini anlamakta zorluk çekmekteydim!
Belli ki aynı zorluğu çeken başkaları da vardı ki, kendisine Milli Güvenlik Konseyi diyen askeri güruhun Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren TRT’den şöyle sesleniyordu; İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.
Pek tabiî; ‘kollama’ ve ‘koruma’ hisleriyle eylem bulan bu el koyuşun bir takım sonuçları kaçınılmaz olmuştu.

-650.000 kişi gözaltına alındı.
-1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
-Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
-7 bin kişi için idam cezası istendi.
-517 kişiye idam cezası verildi.
-Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı).
-İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
-71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
-98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
-30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
-14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
-30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
-300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
-171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
-937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
-23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
-3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
-400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
-Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
-31 gazeteci cezaevine girdi.
-300 gazeteci saldırıya uğradı.
-3 gazeteci silahla öldürüldü.
-Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
-13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
-39 ton gazete ve dergi imha edildi.
-Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
-144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
-14 kişi açlık grevinde öldü.
-16 kişi -kaçarken- vuruldu.
-95 kişi -çatışmada- öldü.
-73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi.
-43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi.
-Çorum olaylarında 26 kişi yaşamını yitirdi, 100 kişi için kayıp ihbarı verildi. Yaklaşık 600 aile başka şehirlere göç etmek zorunda kaldı, onlarca ev ve işyeri yakıldı.
-Fatsa’daki olaylarda 390 kişi gözaltına alındı, çatışmalarda 15 kişi öldü.
-Malatya’da sağ ve sol görüşlü 100’e yakın insan hayatını kaybetti yüzlerce ev ve iş yeri kullanılamaz hale geldi.
-Maraş’ta 105 insan öldü, onlarca kişi yaralandı 300 kadar ev ve iş yeri tahrip edildi.
-Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki tüm derneklerin ve siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı.
-Polis Teşkilatı Jandarmanın komutasına verildi.

****

Ve sonra sen geldin.

Susmuşken şarkıları ihtilalin umutsuz çocuklarının ve savrulmaya yüz tutmuşken bilinmeze yurdum, bir babanın endişeli bekleyişi ve bir ananın çığlığını bastıracak bir nidayla geldin sen! Olanlara kafa tutar gibi…

Varlıkla yokluk arasına sıkışmış, hazin dünyamızda umut veren bir çiçek… Ne iyi ettin, hoş geldin.

Sevda EĞER

İSTEDİM VERMEDİLER

Seçimlerde hem seçilecek hem de seçecek olan güruha yaş değil de zekâ sınırı konulsa… Dokuz yaşında çocuğun etmeyeceği lafları, bakan milletvekili filan ediverince insanın ‘isyanım var ülen’ diyesi geliyor.
**
Yirmi üç Nisanda çocuklar idareci oluyor ya. Bir Mayısta da işçiler patron olsa. Malı mülkü aralarında paylaşsalar… İki mayısta herkes dımdızlak kalakalsa…
**
İ.Gökçek’in balonlarına LPG gazı konsa, yılbaşında çakmakla patlatsa mesela. Yeni yılda Ankara’da cümbüş olsa…
**
Başbakanın oğlu gemicik almış; bizim muhtarın oğlan taksi plakası kapmış!
Bakanın oğlu ihaleyi götürmüş, muhtarın damat garaj tuvaletini kapatmış!
Vekilin oğlu toplu konutu indirmiş, muhtarın ufaklık ormana kondu dikmiş! Belki de araştırmacı gazeteciliğe mahalleden başlamalıyız.
**
Bir şişe O (rh-) kan getirmeleri ve ‘affet abla, şeytana uyduk’ demeleri koşuluyla duvara yapıştırdığım bütün sinek ve haşerelerden özür dilemek isterim!
**
Sayın belediye! Parktaki ‘çimlere basmayınız’ yazısının yanına; üzerinde içip sızmayınız, sevişmeyiniz, ihtiyaç gidermeyiniz ve çimleri yemeyiniz, yazar mısınız? Evet ‘yemeyiniz’! Geçende birkaç kadın ellerinde çapa, şifalı ot arıyordu!
**
Kocaman bir papatya tarlası isterim, sapını saymaya gerek olmadan hep ‘seviyor’ çıksın.
**
İlk söz mesuliyetinin erkeğe yıkılmasını garipserim. İlk sözü de son sözü de kadın söylesin.
**
Evlenme yıldönümü ve yaş gününün kutlama etkinliklerinden çıkarılmasını teklif ediyorum. Bu, yılları saymak demektir ki içten içe moral bozar aslında.
**
Hanımlara alınan hediyelerde maddi değerler, modası sürdükçe etkindir. Zamane modası veya hanım kişinin bedeni değiştiği vakit, çaresiz dolabın dibini boylar. Lakin çiçek… En büyük coşkuyu, durduk yerde verilen bu bitkiler sağlar. Etkisi kısa sürse de, erkek kişisinin bu maliyeti düşük etkinliği rutine bağlaması, uzun vadede güzel sonuçlar verir. Organik tarımın gözünü seveyim. Kabak da dâhil, ayda dokuz doksana dünyanın bütün çiçeklerini isteriiiiiim.
**
Parmağa takılan alyansın boyna takılan ‘evliyim’ levhasından bir farkının olmadığını düşünürüm. Bence fişlenmenin romantik bir türüdür. Protesto edelim.
**
‘Bir elmanın iki yarısıyız’ derler ya, sap da sayılıyor mu, sayılıyorsa kimin yarısına düşüyor?
**
Benim olsa da olmasa da güzel, güzeldir! Söylerim, çekinmem.
**
Aslında mazi kalbimde bir yaradır.
**
Küçük, küçücük endişelerim olsun isterim. Aktı dip, boyam kaydı postişim!
**
Süpermen’le bir kerecik tanışsam da kendisini bermuda şort giydirmeye ikna etsem. Böylece mavi tayt üstü kırmızı külot sorunu da ortadan kalkmış olur.
**
Sigara bandı var ya içki bandı niye yok?
**
Savaşlarda usül değişse. Savaş isteyen lider kişiler birbirine kılıç çekse, düello yapsa, güreşse, tavla atsa! Masumlar ölmese!
**
El âlemin arabalarının üzerine ‘beni yıka’ yazan hergeleleri tazyikli suyla paklasam sorun kalkar mı ortadan?
**
On beş dakika önceden, ‘şarj bitiyor’ diye dakika başı alarm veren laptopu terlikle dövesim gelir.
**
Islak ellerini havluyla kuruladığı halde üstüne başına sürerek kuru ötesi yapmaya çalışan başka biri var mı acaba?
Peki ya, kuaförde kaşlarını düzelttirip eve geldikten sonra tekrar kaşa girişip güzelim otobanı zikzak köy yoluna çeviren?
**
Muayeneye gidecek gergin kişiye ‘sende bir şey yok’ yalanı yerine, ‘iyi etmişsin belki de kansersin de haberin yok’ diye alttan alttan panik veresim gelir. En kötüye hazırlamak hesabına!
**
Ayşen Guruda’nın yerinde olsam da yedi kocalı Hürmüz’ü oynasam. Ne o ya, yıllarca evde kalmış kız karakteri?
**
Yangında ilk kurtarılacaktan nefret ederim, her şeyi aynı anda kurtarmak isterim.
**
Bir masaya oturur oturmaz ‘hesaplar benden’ diyen şahsın üstüne kusmak isterim. Kendimi dilenci gibi hissetmemi sağlar. Çaktırmadan hesabımı öder tüyerim.
**
Parkta bira içip gece yarısı şarkı şakıyan tiplere kabuklu yemiş atmak isterim, çerez hesabına.
**
Issız bir adaya düşsem de yanıma üç şey alsam. Ben, kendim ve hayallerim.
**
Kız isteme merasimine çiçek yerine sağlık raporu, sabıka kaydı, maaş bordrosu, tapu senedi, araç ruhsatları ve maliyeden borcu yoktur yazısı ile gelsinler. Hatta benzer evrakları kız tarafı da çıkarsın derim. Nasılsa zihniyet, sonunda bir alış-veriş değil mi?
**
Yemek yaparken konuşan tencere olsa… Misal tuzu koyarken ‘hop, yeter’ dese. Hatta yemek yapılmasa… Şu yeme içme yerine geçen kapsüller icat olacaksa olsa.
**
Kırmızı halı derdi nedir Allah aşkınıza? Omuzla kaldır, hoppala indir! Bence mühim yerlerin girişine direk kırmızı parke yapsınlar. Hortumla bir su tutarsın, oh cillop! Hamallığına değmez.
**
Yukarıda tepinen komşuyu alt kattan vurulan değnekle uyarmak yerine, davulla bu eğlenceli güruha dalmayı yeğlerim. Belki diğer dairelerde halayla cümbüşe katılır. Karşı binadan cinnet getirenler ateş açınca nasıl olsa durulur.
**
Düğünlerde takı takanlar gibi takmayanlarda anons edilebilir bence. Bedava yiyip içme ve eğlencenin intikamını almanın başka bir yolunu bilen varsa beri gelsin.
**
Beyaz eşyacılar millete zorla kalgon sattıracağına, kireç tutmayan rezistans icat etse ya! Yıllardır reklamını izleye izleye tiksinti geldi.
**
Kurbanda eşlerine ısrarla dana boğazlatan ve eylem öncesi mangalı çoktan ateşlemiş bulunan hanımlar ne hikmetse sokaktaki kedi köpeğe ‘ay ne şeker, buna kıyılır mı?’ edebiyatıyla bende bulantı uyandırır. Zira bu garipler, yenemediği için iştah açmaz vicdan yapar. Pek tabii aynı köpek kapıya pislediği anda bizim hayvan severden terliği bir tarafına yer. Yalan dünya menfaatle döndüğünü acımasızca ispat eder.
**
Şu elmanın sırrını anlamak isterim. Nedir yani? Yasak meyve elma, William Tell’in nişan tahtası ‘elma’, Newton’un ilham kaynağı elma, pamuk prensesi ne zehirledi ‘elma’, gökten üç tane ne düşer ‘elma’! Niye ya?
**
Konuklarla TV izlerken, aniden çıkan öpüşme sahnesinin yarattığı şok sessizlik sonsuza kadar sürse de, âlem ruhundaki huzura erse.
**
Defalarca köpek beslemiş biri olduğum halde hayvanlarla göz temasından kaçarım. Burun ve ya gagada bir yerde odaklandığım vakit güvendeyim.
**
Bir üniformam olsa da çıkıp birilerini pataklasam…
**
Aspirinin yerinde olsam ıssız bir adaya taşınırdım. İftira üstüne iftira, yaranamadı gitti millete!
**
Uğursuz baykuş, inatçı keçi, nankör kedi, sevimli tavşan, sinsi yılan, sadık köpek de, eşek niye eşek ya?
**
Sihirli büyülü filmleri sırf, belki iksirler karışırda, bir defada avel polyannalar, abidik gubidik prens ve prensesler değil de akıl kazanır diye umutla seyrederim. Lakin hep zekâ küpleri yenilirken, şapşallığın adına sevgi ve doğruluk diyenler kazanır.
**
Güzelim deyişleri, taşlamaları, güzellemeleri, garip seslerle evirip, dinleyenin tüylerini havaya diken ucubelerin karşısına; Karacaoğlan, Âşık Veysel veya Pir Sultan’ın ruhu bir kerelik çıkıverse. Birer Osmanlı çakıp tekrar kaybolsalar da kulaklarımız eski sağlığına kavuşsa, hayat bayram olsa…
**
Ramazanlarda ki bacı kalfa tiplemesini, bir günde kadın kılığında erkek değil de bizzat kadın yapsın isterim. Hem Ramazan sadece İstanbul’a mı özgüdür? Niye her yıl Üsküdar’a giden muallim, bacı kalfa, sandal geyiği filan işlenir? Batman, Hakkâri, Sinop, Bayburt Ramazanları’na ne zaman geçilecektir?
**
Kredi kartına bir yılda yirmi beş bin YTL para ödemiş ve halen dört bin YTL de borcu olan arkadaşıma, birinin şöyle demesini isterim. Kartında ki elli dört YTL’lik Bonusla, Migros’tan aldığın uyduruk kazağı her giydiğinde, ‘bakın X banktan kerizlenmiştir!’ demekten vazgeç! Zira o kazak olsa olsa, yıllardır yediğin kazığın alengirli bir madalyası olabilir.
**
Televizyon makinesi hem sesli hem görüntülü ya, oldu olacak birde anında müdahaleli olsa. Misal şu izdivaç programlarında insanın eli ekrana girse de sunanı da katılanı da kafalardan tokuştursa. Belki çarpma etkisiyle akıllar başa gelse.
**
Saçı kurutmanın başka bir yolu olsa… Kurutma makinesi oldum olası tırsıtır beni. Bir havlu olsa mesela… Öyle vakit filan almasa… Dolasan çıkarsan hop, saç kupkuru.
**
Şu canlı yayın sunan spikerler açık alanda arkalarına bir duvar, profil filan koysun isterim. Her an birisi arkadan gelip ensesine şaplak atacakmış gerginliğiyle dinleyemem haberi, mundar eder atarım. Birand’la tartışırım evdeki koltuktan. Takmaz beni geçer başka geyiğe fütursuzca.
**
Zamanda yolculuk yapılsa! Geçmişe gidip makyaj, ağda mecburiyetlerini erkeklere yıkmak hoş olurdu. Ne var?
Bir gün de olsa, dışarı çıkma hazırlığımız ceketi alıp kapıya dikilme ve yirmi saniyede bir ‘haydi yarım saat oldu’ diye içerde cebelleş olana bağırma durumundan ibaret olsundu. Kuaförlerde gözlerden yaş gelerek feryat figan -ne sinir bozucudur- hepi topu bir hafta idare edebilecek güzelleşme işkenceleri de cabası.
**
Bir hafıza silme yöntemi olsa. Misal senede bir baksan, tarasan ‘şunu çıkar, bunun detayları azalt mazalt desen’. Gereksiz bir dolu abuk sabuk fotoğraf kafada… Bendeki de fil hafızası mübarek. Ağırlaştım sanki. Nasıl temizlesem?

(Güncelleyeyim dedim ama ilk yazdığım günden beri yıl geçmiş ama bir şey değişmemiş…)

Sevda EĞER

UNUTULMAYACAKLAR

Savaş vardır hanımlar… Beyler… Beyefendiler…
Ganimet için, hırs için, daha fazla sömürecek topraklara sahip olmak için girilir. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden kılıçtan kurşundan geçirilir.

Savaş vardır şeref için, onur için, canla başla kazanılmış haklarına özgürlüğüne göz dikenlere karşı durmak için girilir. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden, kılıca kurşuna gövdeler siper edilir.

******

‘Bundan çok uzun yıllar önce ve çok uzak diyarların birinde -ki belki de böyle bir yer ve zaman hiç olmadı’ diye başlayamam bir masal olmadıkça anlattıklarım. Tanıkların değil torunları, evlatları bile sağken, ‘uzun yıllar önce’ diyemem… Ne ki, diyemem ‘çok uzak diyarların biri’ diye… Zira bahsedeceklerim tam da bu yazıyı okuduğunuz yerde gerçekleşti. Değil mi ki, tüm yurdumuzun işgal altında olduğu yıllar, bundan çok çok bir insan ömrü önceydi.

Büyük bir pazar kurulmuştu memleketin tam ortasına. Yıllardan 1919. Haraç mezat paylaşılmaktaydı güzel yurdum. İnsaf, merhamet susmuş ve satılmıştı tüm memleket yok pahasına. Taşıyla, toprağıyla, insanıyla…

Bir şeyler yapılmalıydı acil… Eller bağırda beklenemezdi. Onuru için savaşarak ölmek, onursuzca yaşamaktan yeğdi. Ve seferberlik ilan edildi kanlı mücadelelerden, Paris ve Londra’da ki sözde barış görüşmelerinden sonra. 15 Eylül 1921… İnsanlar istilalardan, saldırılardan yorulmuş ama yılmamıştı. Hepsi ‘Ya İstiklal Ya Ölüm ‘ diyen yurtseverlerdi… 1899-1900-1901 doğumlular silâhaltına alınmış evlatlardı artık… Ve sonrasında geride kalan topları cepheye kadar itecek olan anaları, kardeşleri, nineleri…

Bu savaş farklı olacaktı. Ölüm kalım savaşıydı çünkü. Çünkü bu sefer saldıran Mustafa Kemal’in ordusuydu. Kendini savunmak zorunda olan ise Yunan! Fransızlar bizimleydi, Sovyetler… Silahlarımızı onlardan sağlamıştık. Yunalılar ise haksız mücadelede yalnız! Umut bizimleydi, inanç, azim, yurtseverlik aşkı… O bizimleydi… Mustafa Kemal!

*****

Savaş vardır hanımlar… Beyler…
Köşkünde ayaklarını uzatıp tekilanı yudumlarken, bomba yüklettiğin bir uçak, haritada işaretlediğin yere gider ve 46 saniyede o bombayı bırakır. Üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen kesin olmayan rakamlarla ölü sayıları bildirilir. 400.000 belki 450.000… aynı kesin olmayan rakamlarla sakatlar bildirilir… 250.000 ya da 300.000…
Savaş da vardır ki meydanlarda olur! Hele bir de komutanın bizzat cephede, kendi askeri kendi halkıyla, omuz omuza, aynı kader için, yurdunun onuru, özgürlüğü için mücadele ettiği savaş vardır ki Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkomutanlık Meydan Zaferidir.

Halkın özgür, halkın tam bağımsız bir geleceğe kavuşması için verilen bu savaş; istilacılara, emperyalist sömürücülere, dünya çapında simsarlara atılmış bir tokattır.

*****

Savaş vardır güzel hanımlar… Efendi Beyler…
Savaşların sonuçları vardır. Bazen kendi toprağında tutsak yaşamak, başkalarının topraklarında sürgün –mülteci!
Bazen ise kendi yurdunda hür, kendi topraklarında bağımsız yaşamak… İnsan gibi…
Büyük Komutan Mustafa Kemal’in armağanı tam da buydu. Bağımsız bir millet, hürriyetini kazanmış bir halk.

Ancak trajiktir ki, savaşın sonuçları, istisnasız, o ülke sınırları içerisinde yaşayan herkes için geçerlidir!
Ganimet hürriyetse; bu, hayatını hiçe sayarak savaşan oniki yaşındaki yürekli bir çocuktan tutunuz da, cepheden kaçan korkak içinde, halkın kurtuluş umutlarını yok etmeye çalışan, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yoluna taş koymak isteyen, Cumhuriyeti emperyalistlere ve tekkeci ulemalara peşkeş çekmeye uğraşan kah batı yalakası kah Arap el-etekçisi, bölücüsü, hırsızı, uğursuzu içinde kazanılmış bir haktır.

Tarih gösterecektir ki; ortalık durulduğunda, sindikleri köşelerden çıkarak herkesten önce davranacaklardır kurulan zafer sofrasına… Herkesten önce pay isteyeceklerdir özgürlük, hürriyet, insanca yaşama hakkı ganimetlerinden, yüzsüzce. Ve hatta riyakârlıkları öylesine pervasızlaşacaktır ki; bir gün meclise kadar gidip bizzat oradan satmaya kalkacaklardır yurdu, kâh Avrupalı kâh Arap tüccarlara… Kazanılması uğruna binlerce kan akıtılan ilkeleri tartışır olacaklar… Karanlık yüzlerini insanlara göstermeye çalışanları hain pusularda yaşamdan ayırmaya cüret edeceklerdir… Hırslarından orduya, hırslarından hukuka ve hatta hırslarından Mustafa Kemal Atatürk’e saldıracaklardır…

Ama yine aynı tarih şahittir ki hanımlar beyler; başaramayacak ve unutulmayacaklar…
Nasıl kahramanlar yıllar, yüzyıllarca gurur ve gözyaşıyla anılıyorsa; hainler de ihanet ve nankörlükleriyle sonsuza kadar hatırlanacaklar.
Hiçbir zaman çocuklarına anlatacak aydınlık bir mazileri olmayacak!
Yıllar sonra evlatları hangi kitabı açsa, atalarının utanç verici, işbirlikçi, karanlık ve satılmış geçmişleriyle karşılaşacaklar!
Mustafa Kemal’in, halkın azim ve kararlılığıyla kazanılan bağımsızlık zaferi ise daha çok uzun yıllar boyunca anlatılacak!
Kısıtlanan müfredatlara, sembolikleştirme çabalarına rağmen her gelen nesil bir öncekinden daha iyi öğrenerek yaşatacak bağımsızlık mücadelemizi…
Ve yıllar sonraya taşıyacak yeni gelenler, halkının hürriyeti için tüm dünyaya kafa tutan Mustafa Kemal’in zaferlerini.

Sevda EĞER

BARİ BEN SÖYLEYEYİM

Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde…(1)

Bazen televizyona çıkmış hede partinin hödö politikacısını dinlerken, şahsın bir anda ağzındaki leblebi tozunu karşısındaki mikrofona poskurtuvereceğini düşünürüm. Küçükken ağzımıza leblebi tozu doldurup konuşmaya çalışırdık ya, onun gibi.
Sonra bir başkasının, aniden Teksas çölünde şelaleye rast gelmiş haydut gibi, aceleyle soyunup dere niyetine karşısındaki kalabalığın üzerine balıklama atlayıvermesini beklerim. Saçmalamalarından daha az şaşırmış olmazdık herhalde.
Eskiden sokak ortasında haber sunan spikerlerde benzer biçimde tedirgin ederdi beni lakin, artık öyle bir absürt beklentim yok onlardan. Öylesine korkmuş ve doğal olarak mekanikleşmişler ki, kazara hapşırıverseler kâinattan bir araba özür dileyecekler!

Spiker dedim de, az önce haberlerde dinledim. Tayyip Erdoğan’ın oğlu var ya, neydi adı?
Neyse büyümüş de -gül koncası- asker olmuş da, askerliği bitirmiş de -ablasının güzeli- röportaj vermiş; katiyen farklı muamele görmedim, deyu!

Görmedi tabi ben şahidim. Dövizli askerliğin tüm gereklerini yerine getirdi, sabi. Koskoca üç gün boyunca eğitim gördü. Belki on tane şınavı arka arkaya çekmesi gerekti. Bir defa İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma boş bir silaha bile dokundu. Haftalarca –aşağı yukarı iki hafta- seminer dinledi. Koğuş nöbeti, yemekhane nöbeti, mutfak nöbeti de denk gelmedi değil hani! Parası ne ise ödedi evvel Allah, pazarlığın konusu bile geçmedi. En nihayet oldu da bitti maşallah.
Bir yerde duymuştum. Yeryüzündeki bir insanla herhangi bir kişi arasındaki mesafe en fazla 6 insanmış! Yani bu insan labirentindeki doğru kişilerin üzerine basarak ilerlersen, labirentin sonunda iş bu şahsın bizzat kendisine de ulaşıp sorabilirsin. Biraz abartacaktır ama benim hikâyemi en çok üç yaklaşık sonuçla anlatacaktır.

***

Eskilerden birini görünce neden insan ilk kırk beş dakika konuşacak laf bulamıyor? Düşünsene nereden baksan dokuz yıldır görmemişsin. Neler olmuş neler o yıllarda ve sonrasında. Okul yıllarına şöyle bir dönünce on dakikalık vize molalarında bile sigara odasına tüner, havalardan girer, ülke meselelerinden çıkardık. Laf, havadaki nem oranından Abdullah Öcalan’ın hangi pazarlıklarla teslim edildiğine hangi ara gelirdi kendimizde şaşar, o şaşkınlıkla az sonra cevapları fullememize rağmen, garip biçimde sıfır çekeceğimiz sınavlara girerdik. (Üç hilal rozetiyle sınav yapan okutmanın, montunu çıkartıp CHE tişörtüyle manalı manalı sırıtan talebenin restini görmesi –sonradan- anlaşılabilecek bir durumdu tabii.)

Neyse ne diyordum? Geçmişten gelen, yıllar sonra aniden karşında bitiveren, diğer beş kişiyle birlikte aynı tastan menemen yenen, kara kışta üstünde sigara yakılmaktan isyanlara gelen elektrik sobasının önünde ağlaşılan gülüşülen, halı saha kavgalarında, gerekli gereksiz protestolarda başımı gözümü kollayan kişiyle, ilk kırk beş dakika konuşacak bir şey bulamamak. Bu ne şimdi?
Bazen televizyonda gördüğüm sıradan bir kişinin saçma sapan bir lafına bile söyleyecek onlarca kelime bulurken, konu geçmiş gitmiş, Birand başka geyiğe geçeli on beş dakika olmuşken… Çaresizce ekrandakine -ki bütün mazimiz sadece altı saniye- ses duyurmaya çabalar bir ruhiye ile beyhude çırpınışlarla sondan bir önceki lafı gevelerken benim güzel dostumun, arkadaşımın arkasından sadece mel mel bakakalmak!

Az önce söylediğim teori var ya: Hani yeryüzündeki herhangi bir insana mesafemiz en çok altı kişiden ibarettir. O biraz öyle değil işte. Bu sadece hiç tanışmadığımız ancak varlığını bildiğimiz insanlar için geçerli. Ama geçmiştekiler. Onlara bazen sıfır insan mesafesinde olmak, yani onların tam karşısında olmak bile yetmez, ulaşmak için.
O yüzden benden sana tavsiye, bırak mazide kalsınlar. Ben kendi hesabıma bir kez daha anladım ki bizler okul yıllıklarında, öğrenci evi fotoğraflarında daha güzeliz.

Yıllar sonra karşılaşıp da büyüyü bozma. Zamanın ve sistemin hükümlerine nasıl boyun büktüğünü, esip gürlediğin değer ve ideallerinden, hayallerinden, babanın ve ya sevgilinin, eşinin yahut patronunun ‘höööyyt’ demesiyle nasılda kolay vazgeçtiğini bir kişinin daha görmesine gerek yok. Zaten karşındaki eski dostun da senden bir farkı yok.
Sen en iyisi hiç tanışmadığın, sadece varlığını bildiğin insanlarla dalga geçmeye, gülmeye, onlara kızmaya, onları sevmeye veya onlardan nefret etmeye devam et ve altıncı kişinin üstüne basıp ulaştığın gerçek kişinin, leblebi tozunu yüzüne poskurtacağı güne kadar sabret.

Sevda EĞER

1. Nazım Hikmet RAN Karayılan Hikayesi-Antep Destanı 1. BAP)

Söyle Poyraz’a Dursun!

Eyvah…

 

Önce haberi sonra kokusu geldi, dumanın isin ateşin…

Kasabanın delisi kerameti dillendirdi,’tabiat ana intikam alıyor’!

Günlerdir yaprak kımıldamayan memlekette poyraz durulmuyor. İnadına esiyor. İnadına kurtulacak bir dalı da o kurban ediyor! ‘Alın diyetinizi’ der gibi…

Ne hırsı yatışıyor, ne merhamete geliyor!

 

Hiç yangın gördünüz mü bilmem? Hiç yangından çıkmış bir ormanda yürüdünüz mü?

Görmez, yürümez olaydım! Belki bu seferkini ‘yazık’ demekle geçiştirirdim.

Menfaatçi, arazi akbabalarına söver, dikkatsiz keyif düşkünlerine çatar, bulundukları makamın hakkını vermekten aciz koltuk budalalarına püskürür, hayat telaşesine dönerdim.

Ama gördüm… Ama yürümez olaydım, yürüdüm, o hala yanmış gövdelerinden reçine akan ağaçların arasında…

 

Hiç ellerinizin ayaklarınızın görünmez bir enerjiyle bağlandığı oldu mu bilmem! Hiç, yaşadığınız anın yaşanmadan geçmesini istediniz mi? Gözünüzün önünde büyüyen duman, kulağınızı delen çıtırtılar, can pazarındaki bin bir mahlukat… Ağlayarak, ama hırsınızdan ağlayarak hiçbir şey yapamamak… Ağlaya ağlaya seyretmek zorunda olmak…

 

Seyrettik…

 

Eller ayaklar bağlandı sanki seyrederken olanları… Evlerin karanlık odalarına girildi katliam sürerken… Çarşaflar kafalara geçirildi yataklarda, ateşin çıtırtıları beyinleri kemirirken… Gözler sımsıkı kapatıldı… Ve seyir devam etti can pazarında…  Haraç mezat varımız yokumuz ateşe küle dönerken…

 

Hiç, ‘duadan başka yapacak bir şey kalmadı ’ derken, aslında o ana kadar zaten hiçbir şey yapmadığınızı anladığınız oldu mu bilmem dehşete kapılarak? Televizyona çıkarılan sorumlu(!) kişi ‘ elimden bir şey gelmiyor, ben de bununla ilk kez karşılaşıyorum’ dediğinde o kişinin televizyonda değil de tam yanınızda olmasını nasıl istediğinizi hatırlayıp kendinize hayret ettiğiniz oldu mu, yanınızda olması durumunda neler olacağını tasavvur ederken?

 

Devasa araçlardan, teknolojik falancalardan, teknolojik filancalardan, uçan kobralardan, mangalda kül bırakmayan bilirkişilerden, ensesi kalın –yakası rozetlilerden umudu kesip; görmediğiniz, duymadığınız, dokunamadığınız güçlerden yardım istediniz mi ağlayarak…

 

Merhamet dilediniz mi… Merhamet!

Ve daha sonra… Örneğin rüzgarı ikna etmeye çalıştınız mı? Yağmuru… Güneşi…

Hem de adına bile tahammül edemediğiniz hayvanlar, börtü böcekler için… Çalılar otlar tosbağalar için… Dalları taaa bulutlara değen ağaçlar için…

 

Şöyle dediniz mi mesela…

 

Sen tabiat ana!

Sana bu zulmü layık görenler senin ilkellerindir! Biz onlardan bahsederken, merhametsizliklerini vahşilikle adlandırırız, vahşi doğandan ödünç alırız bunu aslında…

Sen onlara aldırma.

Onlar sadece sana değil, tüm evrene düşmandır.

Onlar yeri gelir kendi kanından olanları, bazen dinlerini, bazen tarihlerini ve hatta yurtlarını bile satarlar.

Seni yakmışlar çok mu?

Sen onlara aldırma! Cezalandırmaya çalışma kendinden mahrum ederek.

Varken kıymetini bilemeyenler, sen olmadan yaşamın mümkün olamayacağını kavrayamazlar!

Aslında onlar birer doğa teröristidir! Alışılagelmiş terörden biraz farklıdırlar.

Güzel olana tahammülsüzlükleri gelişimini tamamlayamamış olmalarının neticesidir. Üstelik bir türlü ehilleştirilememişlerdir. Amaçlarına olabilecek en kestirme, doğallığıyla vahşi yöntemlerle ulaşmayı yeğlerler…

Ancak senin doğandan farklıdır bunların vahşiliği!

Senin en acımasız mahlukların bile sadece karnını doyurmaya yetecek kadar kan döker! Lakin bunlar nefslerine sofra kurdururlar ki, beşer bin dönümlük arazilere kadar yayılır dumanıyla, ateşiyle, külüyle bu sofralar!

  

Sen kendini bizlere, seni gerçekten tüm kalbiyle sevenlere bağışla!

Poyrazın haklı öfkesine kapılma! O her zaman asidir! İnatçı ve kızgındır! Sana zarar gelmesine tahammülü yoktur! Onu ancak sen durdurursun!

Sen ona bizi bağışladığını söyle… Söyle ki durulsun…

                                                                                                             Sevda Eğer

Dinle Çocuk

Şu gördüğün adam, baban… Dönmeyecek o denizaltıdan ne yazık…
Dünya savaşı denir bu savaşa… Bu ikincisi!
Birincisini görenler doymadılar doyamadılar kana…

Amerika derler, hem de birleşik devlettir o.
Seni araştırıyor, seni soruyor günlerdir, ülkeni… Ne yer ne içer aileleriniz? Siz çocuklar en erken kaç gibi caddelerdesiniz? Planları var çünkü üstünüze, sürprizleri var.
Başkaları da var tabi sizlere sürprizler yapacak…
Nedir acaba deme çocuk!
Gökyüzünde dev bir ışık göreceksin diyelim. Daha fazlasını sorma, dahası yaşanacak…

Evet başkaları dedik! Mesela Sovyetler…
Savaştan yorulan imparatorun, bir elçi yollamıştı onlara. 10 Temmuz 1945 ‘Barışalım, bitsin savaş… Yeter ki imparatorluk tahtı kırılmasın ‘diye…
Işıklı gökyüzünü, bilmeden, yaşatmayacak bir elçiydi o belki de…
Ama ‘olmaz’ dedi Sovyet Amcalar…
Belli ki çok kızmışlardı imparatoruna, ya da, Amerika illa da sana ışıklı gökyüzünü göstermek istiyordu inatla…
İlla bir bahane lazımdı herkese…
26 Temmuz 1945 de Barış toplantıları oldu Almanya memleketinde.
Senin hakkında kararlar alındı, seni temsil eden kimseler olmadığı halde.
Mesela imparatoruna ‘teslim’ ol dediler!
‘Yetmez, tahtını da bırak git’ dediler…
Surat asma hemen… Seni de düşünmüştür mutlaka ‘teslim olmayacağım’ derken.
Amerika dedim ya sana çocuk…
İmparatorunun kararından aylar önce senin sürprizini hazırlamaya koyulmuştu bile.
Çok önceden yapmışlardı her şeyi aslında ama denemeleri gerekiyordu. Deneyebilmek içinde bahaneleri…
İmparatorunsa, bahanenin ta kendisiydi.
Önce araştırdılar uzun uzun…
Sadece senin kentinde değil, kentinin etrafında da yerleşim alanları olmalıydı. Binlerce insana ulaşılmalıydı.
Sonra bölgelere ayırdılar ülkeni.
Gösteri için seçim yapılacaktı bu bölgelerden, tarih 27 Nisan 1945

Kanto Bölgesi- Tokyo körfezi, Kawasaki Kenti, Yokohama Kenti
Tokai Bölgesi- Nagoya Kenti
Kansai bölgesi- Osaka kenti, Kobe kenti, Kyoto Kenti
Çigoku Bölgesi- Hiroşima kenti, Kure Kenti, Şimonoseki Kenti, Yamaguçi Kenti
Kyüşü bölgesi- Nagasaki Kenti, Sasebo Kenti

11 Mayıs 1945 de tekrar toplandılar, bölgeleri elemek için.
Kyoto, Hiroşima, Yokohama ve Kokuro kentleri dışındakiler elenmişti. Coğrafyaları bütün sürprizi berbat edebilirdi çünkü…
Ve 28 Mayıs’da bu şehirlere hava saldırısı yasaklandı.
Güvenli bölge olarak herkese ilan edildi.
Hatta Hiroşima’da sen ve ailen de duydu bu haberi. Sevinçle karşıladı herkes. Olur ya belki de bir umut… Savaş sona mı erecekti?
Ama bu eğlencenin bir parçasıydı. Güvenli ilan edilen bölgeler hızla göç almaya başlamıştı!
Bu da, normalin çok daha üstünde insan, ışıklı gökyüzünü görecek demekti!
Hatta sana bu gösteriyi sunacak askerler bile, uçaklarında taşıdıkları sürprizleri sanayi bölgesine atacaklarını zannediyorlardı…
Hiçbir ikaz verilmemesine gerekçe bu gösterilmişti, Amerika Devler Başkanı Truman tarafından!(1 Haziran 1945)
Ve nihayet hedefler seçildi güzel çocuk, 2 Ağustos 1945

Birinci hedef Hiroşima
İkinci hedef Kokura silahhanesi
Üçüncü yedek hedef Nagasaki şehir merkezi

Ve aynı gün hareket emri de verildi. 6 Ağustos 1945 sabahı Hiroşima sürprizle uyanacaktı!
Sabaha doğru 1:45 de pistten havalandı ışıklı gökyüzünü uçağıyla sana getiren Albay Paul Tibetts…
Şehrine gelmesi tam yedi saat sürdü. Hiroşima’ya yaklaşırken Japon radarlarına yakalandı ancak ateş açılmasına rağmen vurulamadı.
Paul, yanında biri keşif amaçlı, bir de, gökyüzünün ışıklı halini yıllar sonra görmemizi sağlayacak fotoğrafçıların bulunduğu üç uçakla kentin üzerinde Aioi köprüsünü görene kadar ilerledi 8:09
Ve Paul’ün uçağı Enola Gay, senin için aylardır hazırlanan sürprizi, Little Boy’u Hiroşima’nın üstüne bıraktı 08:15.

Dinle çocuk
Sen akıllı, sen güzel, sen masum,
Balık pazarında annesine çırak çocuk…
Tut minik ellerinden kardeşlerinin.
Çık pazar yerine daha vakit varken…
Aç çelimsiz kollarını ışıklı gökyüzüne…
Sakın korkma, masum küçük.
Kapıl gitsin bir anda aleve…
İlk ateşte yandın, yandın
Yoksa yıllarca acılar içinde kalacaksın.
Az sonra başlayacak yağmaya simsiyah bir yağmur…
Basınç, is, asit, radyasyon …
At kendini ateşe! At da kurtul çocuk!

Little 43 saniye düşmeye devam etmesinin ardından 8:16 da yeryüzüne yaklaşık 600 metre kala patlamıştır.
Önce gözleri kör eden bir ışık ve ardından saatte 1800 km hızla ilerleyen 300.000 santigrat derece sıcaklıkta bir alev rüzgarı 70.000 insanın yanarak ölmesine 100.000 insanın yaralanmasına sebep olmuştur. Patlamadan yarım saat sonra başlayan radyoaktif yağmur nedeniyle 70.000 insan daha hayatını kaybetmiştir.
Devam eden yıllarda Hiroşima’da en az 200.000 in üzerinde insanın öldüğü on binlerce insanın da sakat kaldığı tahmin edilmektedir.

9 Ağustos 1945 gece 23:00 sularında bu kez hedef Nagasaki olmuştur.
Toplamda 400.000 e yakın insanın öldüğü saldırılar sonrası Japonya teslim olduğunu açıklamıştır. İkinci dünya savaşının bitmesini Japonya’ya koşullayan müttefikler bu kez de tüm dünyayı Soğuk Savaş’ın pençesine düşürmüştür.

Sevda EĞER