Eyvah…
Önce haberi sonra kokusu geldi, dumanın isin ateşin…
Kasabanın delisi kerameti dillendirdi,’tabiat ana intikam alıyor’!
Günlerdir yaprak kımıldamayan memlekette poyraz durulmuyor. İnadına esiyor. İnadına kurtulacak bir dalı da o kurban ediyor! ‘Alın diyetinizi’ der gibi…
Ne hırsı yatışıyor, ne merhamete geliyor!
Hiç yangın gördünüz mü bilmem? Hiç yangından çıkmış bir ormanda yürüdünüz mü?
Görmez, yürümez olaydım! Belki bu seferkini ‘yazık’ demekle geçiştirirdim.
Menfaatçi, arazi akbabalarına söver, dikkatsiz keyif düşkünlerine çatar, bulundukları makamın hakkını vermekten aciz koltuk budalalarına püskürür, hayat telaşesine dönerdim.
Ama gördüm… Ama yürümez olaydım, yürüdüm, o hala yanmış gövdelerinden reçine akan ağaçların arasında…
Hiç ellerinizin ayaklarınızın görünmez bir enerjiyle bağlandığı oldu mu bilmem! Hiç, yaşadığınız anın yaşanmadan geçmesini istediniz mi? Gözünüzün önünde büyüyen duman, kulağınızı delen çıtırtılar, can pazarındaki bin bir mahlukat… Ağlayarak, ama hırsınızdan ağlayarak hiçbir şey yapamamak… Ağlaya ağlaya seyretmek zorunda olmak…
Seyrettik…
Eller ayaklar bağlandı sanki seyrederken olanları… Evlerin karanlık odalarına girildi katliam sürerken… Çarşaflar kafalara geçirildi yataklarda, ateşin çıtırtıları beyinleri kemirirken… Gözler sımsıkı kapatıldı… Ve seyir devam etti can pazarında… Haraç mezat varımız yokumuz ateşe küle dönerken…
Hiç, ‘duadan başka yapacak bir şey kalmadı ’ derken, aslında o ana kadar zaten hiçbir şey yapmadığınızı anladığınız oldu mu bilmem dehşete kapılarak? Televizyona çıkarılan sorumlu(!) kişi ‘ elimden bir şey gelmiyor, ben de bununla ilk kez karşılaşıyorum’ dediğinde o kişinin televizyonda değil de tam yanınızda olmasını nasıl istediğinizi hatırlayıp kendinize hayret ettiğiniz oldu mu, yanınızda olması durumunda neler olacağını tasavvur ederken?
Devasa araçlardan, teknolojik falancalardan, teknolojik filancalardan, uçan kobralardan, mangalda kül bırakmayan bilirkişilerden, ensesi kalın –yakası rozetlilerden umudu kesip; görmediğiniz, duymadığınız, dokunamadığınız güçlerden yardım istediniz mi ağlayarak…
Merhamet dilediniz mi… Merhamet!
Ve daha sonra… Örneğin rüzgarı ikna etmeye çalıştınız mı? Yağmuru… Güneşi…
Hem de adına bile tahammül edemediğiniz hayvanlar, börtü böcekler için… Çalılar otlar tosbağalar için… Dalları taaa bulutlara değen ağaçlar için…
Şöyle dediniz mi mesela…
Sen tabiat ana!
Sana bu zulmü layık görenler senin ilkellerindir! Biz onlardan bahsederken, merhametsizliklerini vahşilikle adlandırırız, vahşi doğandan ödünç alırız bunu aslında…
Sen onlara aldırma.
Onlar sadece sana değil, tüm evrene düşmandır.
Onlar yeri gelir kendi kanından olanları, bazen dinlerini, bazen tarihlerini ve hatta yurtlarını bile satarlar.
Seni yakmışlar çok mu?
Sen onlara aldırma! Cezalandırmaya çalışma kendinden mahrum ederek.
Varken kıymetini bilemeyenler, sen olmadan yaşamın mümkün olamayacağını kavrayamazlar!
Aslında onlar birer doğa teröristidir! Alışılagelmiş terörden biraz farklıdırlar.
Güzel olana tahammülsüzlükleri gelişimini tamamlayamamış olmalarının neticesidir. Üstelik bir türlü ehilleştirilememişlerdir. Amaçlarına olabilecek en kestirme, doğallığıyla vahşi yöntemlerle ulaşmayı yeğlerler…
Ancak senin doğandan farklıdır bunların vahşiliği!
Senin en acımasız mahlukların bile sadece karnını doyurmaya yetecek kadar kan döker! Lakin bunlar nefslerine sofra kurdururlar ki, beşer bin dönümlük arazilere kadar yayılır dumanıyla, ateşiyle, külüyle bu sofralar!
Sen kendini bizlere, seni gerçekten tüm kalbiyle sevenlere bağışla!
Poyrazın haklı öfkesine kapılma! O her zaman asidir! İnatçı ve kızgındır! Sana zarar gelmesine tahammülü yoktur! Onu ancak sen durdurursun!
Sen ona bizi bağışladığını söyle… Söyle ki durulsun…
Sevda Eğer
Son Yorumlar