Bugün

Mart 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Haz    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Arşiv

DEĞER YARGILARIMIZ…

Televizyonda bir dizi var. Adı; Aşk-ı Memnu… Türkçesi Yasak Aşk… Halit Ziya Uşaklıgil’in eserinden uyarlanmış… Az önce kanallar arasında dolaşırken bir bölümüne rastladım.

Dizinin (romanın) ana karakterleri; yaşça kendinden hayli küçük bir kadınla evli bir adam; sırf annesine inat kendinden büyük bir adamla evlenen işveli ve hırslı bir genç kadın; ailenin uzaktan akrabası olan ve aynı evde yaşayan çapkın ve yakışıklı bir genç…

Yaşlı koca; karısına kör kütük aşık, para kazanıp işini sürdürmek ve evini geçindirmek derdinde…

Genç eş; kocasının ona sağladığı rahat yaşamdan başı dönmüş bir halde evdeki yakışıklı genci avucuna almakla meşgul…

Genç adam; amca dediği ev sahibinin genç karısının çekim alanında kalmış, ona hayır diyemeyecek kadar zayıf karakterli -bence karaktersiz- biri.

Dizide henüz gösterilmediyse de romanından bildiğimiz kadarıyla, yaşlı adamın genç karısı ve yakışıklı genç yakın akraba arasında ateşli bir aşk yaşanacak. Dizide ilk adımlar atıldı sanıyorum, sürekli izlemesem de günde beş altı kez gösterilen fragmanlardan konuyu anlamak mümkün.

Beni ilgilendiren dizi ya da roman değil.

Aşka saygı duyan birisi olduğum halde bu romandaki aşka (Bihter Behlül aşkına) saygı duyamıyorum. Toplumsal değer yargılarımızdan dolayı değil, benim kendi değer yargılarıma ters düştüğü için saygı duymuyorum. Kaldı ki; benim değer yargılarım, toplum değer yargılarımıza göre biraz daha hafifletilmiş sayılır. Her neyse…

Bu diziden bahsetme sebebim, az önce tesadüfen izlediğim bir bölümü sırasında tanık olduğum toplumsal çelişkilerimiz.

Dizinin genç kadın karakteri (Bihter), aşık olduğu evin yakışıklısına (Behlül) telefon açıyor ve onunla bir gün olsun birlikte olmak istediğini söylüyordu. İçim bulanarak kanal değiştirmek üzereyken, ekranın altından “Flaş… Flaş…” diye bir haber geçmeye başladı;

“Siirt’te erkek arkadaşıyla buluşan genç bir kız, babası ve ağabeyinin saldırısından kurtulmak için altıncı kattan atladı, yaralı kurtuldu. Ancak hastaneye götürülürken ambulansa giren akrabaları tarafından 5 yerinden bıçaklandı…”

Tam bir vahşet örneği!

Henüz haberin şokunu üzerimden atamamışken, bir “Flaş… Flaş…” haber daha geçmeye başladı.

“Kelebek okuyucusu Yasak Aşkı ödüllendirdi. Aşk-ı Memnu dizisi, Kelebek okurları tarafından Altın Kelebek ödülüne layık görüldü.”

Kamera şakası gibi. Şok üzerine şok…

Ülkem insanın bir “namus cinayeti” teşebbüsü haberi ve aynı ülkem insanının “namussuzluğun âlâsının canlandırıldığı” bir diziye ödül verdiği haberi, arka arkaya..!

Anlamakta zorlanıyorum! Yine de anlamaya çalışıyorum.

Biz nasıl bir toplum olduk böyle?

Namus cinayetleri işleriz. Kızımız erkek arkadaşıyla konuştu, sinemaya gitti diye öldürürüz ama yasak aşkı ödüllendiririz. Oğlumuzda efemine tavırlar görsek, namusumuza halel getirdi diye öldürürüz ama dönme şarkıcıları ayakta alkışlarız.

Hırsızları hiç sevmeyiz. Kapımızın önünde unuttuğumuz yırtık terliğimizi çalanı yakalayıp öldüresiye döveriz ama hırsızlara sandıkta oy verip, başımıza yönetici olarak getiririz. Üstelik hâlâ çalmaya devam ettiğini duyarız ama duymazdan geliriz.

Diğer tarafta aç olduğu için ekmek çalan bir çocuğu, yıllarca hapislerde çürütürüz. Ama, çocuğunun adına şirketler kurup cebimizdeki parayı çalan siyasileri omuzlarımıza alırız.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Peki, nedir bu çelişkinin sebebi? Yoksa adına “değer yargılarımız” dediğimiz kurallarımız aslında hiç değerli değil mi?

Değer yargılarımızı bir takım dogmalara dayandırmak, akılcı temellere dayandırmamak sebep olabilir mi? Zira aklın desteklemediği hiçbir şey kalıcı olamaz.

Örneğin; bir işi yaparken, kendi aklımızla bulduğumuz çözümler hiç aklımızdan (ezberimizden) çıkmaz. Ama birilerinin bize önerdiği/öğrettiği çözümleri, kendi aklımızla uygulayıp sağlamasını yapmadığımızda unuturuz. Unuttuğumuz bir çözümü ise “işimize gelmedikçe” hatırlamayız.

Az önce kendi değer yargılarımdan söz ederken “hafifletilmiş” ifadesini kullandım. Belki de bu ifade yerine “aklıma yatan” demeliydim.

Mesela bu dizideki aşkı hiç onaylamıyorum. Benim değer yargılarıma ters geliyor. Çevremde (ailemin dışında) böyle bir ilişkiyi görsem, sırf ailemden birileri değil diye görmezlikten gelmem. Fikrimi açıkça söyler, görüşmeyi keserim.

Aynı ilişkiyi yaşayan kişi ailemden birisi ise görüşmeyi kesmekle yetinmem bu kez, ama silaha da sarılmam. Sadece bir yabancıya göstereceğim tepki(sizlik)den farklı olarak, kendisini (yakınımı) uyarırım. Yaptığının doğru olmadığını ve sonuçlarını anlatmaya çalışırım. Bunu kendisini ikna edinceye kadar veya o beni ikna edinceye kadar yaparım.

Çünkü şunu bilirim ki; sırf benim değer yargılarıma ters gelen bir şeyi yaptığı için hiç kimseyi öldürmeye hakkım yoktur. Ama değer yargılarım da değerlidir hiç kimsenin öldürmesine izin vermem.

Keza; benim oy verdiğim ve üyesi olduğum partinin bir üyesi hırsızlık yapıyorsa, onu ilk ben uyarırım, uyarıma uymazsa gerekirse ihbar ederim. Partimin adını kirletmemesini isterim.

Eğer partimin çoğunluğu bu hırsızlığa prim veriyorsa, partimden ayrılırım.

Son günlerde ülkemizde yaşanan benzerlerinde olduğu gibi üstünü örtmem.

Ne yazık ki; birçoğu saçma ve akıldışı olan değer yargılarımız var.

Ayıplamalarımız yanlış, alkışlamalarımız yanlış…

Çünkü toplumsal değer yargılarımızın çoğu, kendi aklımızın uygun bulduğu değil birilerinin bize öğrettiği yargılar. Adına töre diyoruz, kan davası, namus davası diyoruz… Biz bulmadık bu kuralları, zaten vardılar.

Okuma özürlü bir toplum olduğumuz için bize verilen bilginin sağlamasını, okuyarak yapmak yerine yine bir başkasına sorarak yapıyoruz. O bir başkası da zaten bizim öğrendiğimiz yerden öğrenmiş oluyor ve bu kısır döngü sürüp gidiyor.

Korkarım böyle de sürüp gidecek…

Eğer bir gün, millet olarak değer yargılarımızı aklımızla bulacak olgunluğa ulaşırsak, belki seyrettiğimiz dizinin altından şöyle bir haber geçtiğini görebiliriz;

Flaş… Flaş… Flaş… Kızını erkek arkadaşıyla gördüğü için öldüren babanın yakalanmadan önce cep telefonundan yasak aşk dizisi için SMS gönderdiği, ardından partisine giderek “yardım” adı altında topladığı paraları zimmetine geçiren bakanı alkışladığı anlaşıldı. BABA ÖNCE AKIL HASTANESİNE SONRA DA ADLİYEYE SEVK EDİLDİ…

Kim bilir… Neden olmasın… Umarım…