Bu pet boza şişelerinin desenlerini neden oluklu yapıp içinde boza kalmasına yol açarlar anlamak mümkün değil? Ters çeviririm akmaz, bekletirim akmaz. Al işte, onca boza kaldı içinde, temizinden 2 çorba kaşığı daha var, atmaya da kıyamazsın. Gel de sinir olma şimdi.
Zaten yetiştirilişime uygun değildir sofrada yarım bir şey bırakmak. Kalırsa takıntı yaparım, çatlasan da patlasan da ille o lokma bitecek. Annem ne yapsın, işçi bir kadın, balla börekle büyütülmemişiz, “fakir olursunuz” derdi, “yarım lokma bırakmayın sofrada. Arkandan gelirler öbür Dünyada.” Öyle değilmiş! Zenginler hala yarısını çöpe atıyorlar ve fakirleşeni hiç görmedim desem yeridir. Bana gelince bu tabakta herhangi bir şeyi yarım bırakmama alışkanlığı obesiteden başka bir şey getirmedi bana. Önüne konan ne var ne yoksa ye bitir felsefesi ister istemez porsiyonlarını büyütmene yol açıyor. Sahi geçen okumuştum Amerika’da zenginler zayıf ve sağlıklı, fakirler ise obesiteden ölüp duruyorlarmış. Yani obesite bir fakirlik göstergesi aslında. Bir düzensiz beslenme sorunu, fakir hastalığı. Gerçi bizimki biraz saklama sorunuyla da ilgili. Buzdolabı mı vardı o zamanlarda? Nereye koyacaktın yemekten artanı?
Oysa çocukluğumuzda zenginliğin sembolü, yalabık yüzlü bir şişkoluktu. İşin ilginci şişko adamlara “sağlam” adam denirdi. Sumo güreşçisi gibiysen mahallede senden sağlamı yok.
Nereden çıktı bu konu diyeceksiniz. Sadece elimdeki bozanın pet şişesini kesip içinde kalanları kaşıkla sıyırsam mı diye düşünürken aklımdan geçenleri yazmak istedim.
Eskiden bozacı geçerdi her akşam, akşam yemeğinin hemen sonrası, camımızın önünde “boza, boooza” diye seslenirdi ölçülü bir sesle ve küçük bir çan çalardı. Şimdi havalı kornayla geziyor seyyar arabalar. Sabahmış, akşammış umurlarında bile değil. Ölüyü bile uyandıracaklar. O derece. Analarını saygıyla! andığımızı bilmiyorlar mı, bal gibi biliyorlar, ancak aşmışlar bunları. “Kardeşim çalma, şu kornayı” diyorsun, sen daha lafını bitirmeden “biz aç mı kalalım” diye lafı ağzına tıkıyor. Değişik bir estetiği vardı bozacının çağrısının, iki sözcüğü bile kendine özgü bir makamla hoş bir ahenkle söylüyordu. Birinci kısa ikinci uzun. “Boza, boooza.” Çanda bildiğimiz inek çanı. Onun sesi de karanlıkta başka bir hoşlukla yayılırdı sokağa. Sanki hava kararmış ve sürü otlaktan dönüyormuşçasına bir köy özlemi gezinirdi sokakta. Odun sobasında tutuşan odunların ışığı tavanımızda dans ederken Kemalettin Tuğcu romanlarını sabahlara kadar okur, kimseye çaktırmadan için için ağlardık kahramanların kaderlerine. Bazen paraya kıyardık. “Boza alalım” kararının sevinciyle koşuşturup pencereden bozacıya seslenirdi kardeşlerden en hızlı davranan ve annem camdan tası uzatır bir “okka” boza alırdı. Her seferinde pazarlık yapar, “temiz mi bak?” diye sorardı. Fiyat değişmez, bozacının “abla, her akşam buradayım ben, bir şey bulursan söyle” demesinin iç rahatlığıyla pencere kapatılırdı. Boza almak bizim için bir ayrıcalıktı. Kırılmaz Palaks bardaklarımızla herkese silme birer bardak konurdu. Gözümle gördüm Cuma Pazarında, 8-10 Palaks bardağının üzerine bir tahta koymuş satıcı, üstüne de koca kamyonun tekerini çıkarmıştı ve sapasağlamdı bardaklar. Bardağın birini alıp ters biçimde yere kapatır, üstüne çıkıp döner ve bağırırdı. Hakikaten de kırılmazlardı öyle kolay kolay. Anne-Baba ve 3 kardeşten oluşan aile, 5 bardak dolusu boza, tam bir litre. Varsa üstüne de birkaç leblebi. Ben pek sevmezdim leblebiyi. Tarçın? Baharat dediğin sokağa çıkarken elimize tutuşturulan Sana yağlı ekmeklerin üstüne septiğimiz “poy” denen karışımdan ibaretti o dönemde. Tarçın ne arasın evlerde, onu bozacının kendisi müessese ikramı olarak serperdi, o da varsa. Bardağın dibinde kalanları parmağımızla sıyırır, parmaklarımızı yalardık en son. Tadı ağzımızda kalırdı. Belki de böylesi güzeldi, yani doyamamak, hep ağzımızda o güzel tadın kalması…
Şimdi hala sokak bozacımız var. Bozacımızın muhtemelen bir sonraki kuşağı hala aynı çan ve aynı ton seslenişiyle penceremizin önünden geçiyor. Sesi de aynı gibi sanki. Ancak biz temiz değildir, açıkta satılıyor falan filan diyerek almıyoruz. Plastik akıtma makinelerinden çıkan petler sanki çok sağlıklı! Bilen yok, nedir ne değildir bu plastik pet ve poşet olayı. Artık bozamızı, tarçını küçük bir poşette pete ekli olarak alıyoruz marketlerden. Kapalı ve ambalajlı ya, güven! Pahalı ama markalı! Barkodu bile var. O ağzımızda mayhoş boza tadının kaldığı, dudaklarımızı yaladığımız günler eskide kalmış, çoğu zaman buzdolabında unutuyoruz ve ekşiyor.
Günler gelip geçiyor. Bozacının çanı yine çalıyor kimi akşamları, “boza, boooza”. Tedirgin oluyorum sanki kıstırılıyorum, hele zayıf bir anımda yakalanmışsam. Kim çıkarıp ta başını camdan, “bozacıııı” diye seslenecek?
Hadi seslendim diyelim, kim çıkıp da alacak ki?
Yıllar geçmiş aradan, ne anne ne de baba… Kahreden anılar değildir insanı, koskoca yaşamların bir gün birer bellek kesitinden ibaret kalmalarıdır. Sana can verenin, yaşatıp, büyütenin bir anıya dönüşmesidir. Ölüm değildir asla insana koyan, ayrılıklardır insanı yaşayan ölülere döndüren.
Kim koşturacak pencereye? Hem birinci kattaydık o zamanlar, kolayca uzatıveriyorduk pencereden tası. Demir korkuluklar da yoktu ve pencereler açık uyurduk yazları. Şimdi üçüncü, dördüncü, beşinci katlardayız. Yükselirken katlar göğe, yaşam yerde, toprak üstünde kalmış ve küsmüş bizlere, çıkmamış bizimle birlikte üstlere. Hiç anlayamamışız. Alarm taktırmayı düşünüyoruz bazen ve korkuyoruz açık pencerelerden…
Çıkıp da seslensem mi? Ya bir de bozacıyla birlikte tüm anılar da çıkıp geliverirlerse bir yerlerden? Annem, Babam…
Ne yaparım?
Sus bozacı, sus! Çalma şu çanı! Bak Bahar geldi, bozanın mevsimi geçti, git işine!
