<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>AKIL ÇAĞI</title>
	<atom:link href="http://akilcagi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://akilcagi.com</link>
	<description>Çağdaş Düşünce Platformu</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Jan 2012 06:11:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Ufuk Ötesi Köşesine Cevap</title>
		<link>http://akilcagi.com/2012/01/18/ufuk-otesi-kosesine-cevap/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2012/01/18/ufuk-otesi-kosesine-cevap/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2012 05:51:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKIL ÇAĞI</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anıl Çeçen]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=92</guid>
		<description><![CDATA[(Aydınlık gazetesinde 18,19 ve 20 Aralık 2011 tarihli yazılara yanıtlar) Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN *** Sayın Mehmet Ali GÜLLER, Sizinle ilk kez ULUSAL KANAL’IN “GÜNDEM ÖZEL” programında karşılaştık ve medeni ölçülerde kalarak Avrasya stratejisi üzerine tartıştık. Ben yarım yüzyıla yakın bir süre üzerinde çalıştığım konular ile ilgili olarak, bir bilim adamı kimliği içinde kalarak görüşlerimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2012/01/anil-cecen.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-93" title="anil-cecen" src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2012/01/anil-cecen.jpg" alt="" width="250" height="150" /></a>(Aydınlık gazetesinde 18,19 ve 20 Aralık 2011 tarihli yazılara yanıtlar)</p>
<p>Prof. Dr. Anıl <strong>ÇEÇEN </strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Sayın Mehmet Ali <strong>GÜLLER</strong>,</p>
<p>Sizinle ilk kez ULUSAL KANAL’IN “GÜNDEM ÖZEL” programında karşılaştık ve medeni ölçülerde kalarak Avrasya stratejisi üzerine tartıştık. Ben yarım yüzyıla yakın bir süre üzerinde çalıştığım konular ile ilgili olarak, bir bilim adamı kimliği içinde kalarak görüşlerimi aktardım. Siz ise hem bir köşe yazarı hem de bir siyasi parti mensubu kimliğinizle farklı görüşler dile getirdiniz. Ben hiçbir partiye mensup olmadığım için, bir genel kamu hukuku ve jeopolitik uzmanı olarak hareket ettim, siz ise beni bazı siyasi çizgiler ile yargılamaya kalkıştınız. Aynı zamanda 68 kuşağının bir temsilcisi olarak üyesi bulunduğunuz siyası partinin hem genel başkanı hem de üst düzey yöneticileri eski arkadaşlarımdır. Kırk yılı aşkın bir süredir birbirimizi tanırız. Ben Atatürkçü kesimin içinden gelirken, partinizin yönetim kadrosu her zaman solda yer alan bir partinin yöneticileri oldular. Bu çerçevede her zaman görüş ayrılıklarımız oldu ama hiçbir zaman sizin bana karşı kullandığınız sert sözcükler ya da suçlamalar aramızda geçmedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sizi, yazdığınız gazetenin bir okuru olarak izliyorum. O yüzden düşüncelerinizi de biliyordum. Bu çerçevede ilk kez karşılaştığımız programda size “Türkiye’nin B Planı“ isimli kitabımı imzalayarak takdim ettim. “Atatürk ve Avrasya“ ile “Türkiye ve Avrasya“ kitaplarımın mevcutları kalmadığı için veremedim. Kitaplarım ve makalelerimden bilindiği üzere; yıllardır hem Türk jeopolitiği hem de Avrasya konularında yayın yapmaktayım. Rusya ve Azerbaycan’da yayınlanan bilimsel araştırmalarda ilgili uzmanlar, beni Türk Avrasyacılığının temsilcisi olarak gösterirken, siz beni hemen Amerikancı yapıp işin içinden çıkıyorsunuz. Sizin gibi gemi mühendisliği tahsil etmiş bir müspet bilim insanına böylesine kolaycı bir davranışı yakıştıramadığımı açıkça belirtmek isterim. Belki partinizin görüşleri ile kendinizi çok sıkı bağlı hissettiğiniz için farklı görüşlere tahammül edemiyorsunuz ve de bu nedenle biraz kızgın ve sinirli bir üslup kullanarak farklı görüş sahibini hemen yargısız bir infaz ile cezalandırıyorsunuz. 25 bin den fazla hukuk öğrencisi yetiştirmiş bir hoca olarak, bu tür kolaycı suçlamalar ile çok karşılaştım. Ekşi sözlük sitesine bakarsanız, mandacı, işbirlikçi, cemaatçi ve neoliberal kesimlerin bu tür saldırılarının çeşitli örneklerini görebilirsiniz.</p>
<p>Size takdim ettiğim kitabım da belirttiğim üzere; partinizin Avrasya stratejisi ile çok farklı düşünüyorum. Atatürkçü kesimin bir temsilcisi olarak Atatürk’ün İran ile ortaklığa dayandırdığı Sadabat Paktının günümüz koşullarına uygun düşecek yeni bir yapılanmasının Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından daha uygun olacağı kanısındayım. Siz ise “TEORİ” isimli derginizin özel sayısında belirtildiği üzere; Batı Asya Birliği adı altında farklı bir yapılanmayı savunuyorsunuz. Bu konuda detaylı bir makalem yakında yayınlanacaktır. O nedenle ayrıntıya girmeden, farklı düşündüğümüzü açıkça kabul etmek gerekir. Atatürkçüler antiemperyalist olduğu için ben her türlü emperyalizme karşı çıkılması gerektiğini vurguladım. Avrasya bölgesindeki hegemonya kavgasında ABD kadar Avrupa Birliği, Çin, Hindistan ve Rusya’nın da emperyalist bir çizgide davrandığını, bu nedenle Türkiye’nin bu büyük ülkeler ile ortak bir Avrasya stratejisi geliştiremeyeceğini, ancak, Atatürk‘ün yaptığı gibi İran ile güçlü bir ortaklığa dayanan işbirliği doğrultusunda bu büyük güçlere karşı ciddi bir alternatif Avrasya stratejisi ortaya konabileceğini dile getirmeğe çalıştım. İran’ın nüfusunun yarısından fazlasının Türk kökenli boylardan gelmesi nedeniyle, böylesine bir işbirliğinin Türkiye’nin bir Türk devleti kalarak Avrasya stratejisi geliştirmesine katkı sağlayacağını söyledim. Ne var ki, Türkiye’deki gayrimüslim kesimler bir Türk-İran ortaklığına karşı çıkarlarken, Müslüman İran’ı dengelemek üzere, Hıristiyan bir güç olan Rusya’yı devreye sokmağa çalışmaktadırlar.</p>
<p>Siz ise ABD emperyalizmine karşı Çin ve Rusya ile açıkça işbirliği yapılması gerektiğini savundunuz. Maocu gelenekten gelen bir partinin bugün de Çin ile işbirliğini savunması bir ölçüye kadar anlaşılabilir ama soğuk savaş döneminde Rusya’yı sürekli olarak sosyal emperyalist olmakla suçlayan bir geleneğin temsilcisinin günümüzde, Rusya ile işbirliğini savunması ciddi bir çelişki meydana getirmektedir. Daha önceleri emperyal bir güç olan Rusya bugün de daha güçlü bir emperyal devlet konumuna gelmiştir. Önceleri bağımsızlığını tanıdıkları Çeçenistan’ı üç yüz bin insanı ezip geçtikten sonra yeniden bir emperyal Avrasya stratejisi geliştirme doğrultusunda yakın çevre doktrinini ilan etmiş ve bu doğrultuda eski Sovyet cumhuriyetleri üzerinde yeni bir türlü emperyalizm geliştirmeğe yönelmiştir. Son gelinen aşamada Ukrayna, Belarusya ve Kazakistan gibi büyük devletleri yanına çekerek yeni bir tür Sovyetler Birliği yapılanmasını ilan ettiği Avrasya Birliği ile gündeme getirmiştir. Antiemperyalist bir Ulusal Kurtuluş Savaşı sonucunda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, emperyalist ABD’nin kucağından kalkarak benzeri doğrultuda emperyalist Rusya veya Çin’in kucağına oturması düşünülemez. Rusya anti-Atlantikçidir ama kendisi bir emperyalist olarak antiemperyalist değildir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Doğu Türkistan’ı işgal ederek Uygur Devletini ortadan kaldıran Çin emperyalizmi, aynı zamanda Moğolistan, Mançurya, Tibet gibi ülkelerdeki geçmişten gelen işgallerini sürdüren bir emperyalist devlettir. Yıllardır Tibetlilere yapılan baskı ve zulmün benzeri Uygur özel bölgesinde de yürütülmekte ve bu ülkenin Türk ve Müslüman asıllı halkı bazen katliamlar yolu ile bazen da zorunlu sürgünler yolu ile eritilmeğe çalışılmaktadır. Gelecekte yeniden bir bağımsız Uygur Devletinin tarih sahnesine çıkmasını önleme doğrultusunda her türlü emperyal senaryo ve müdahale açıkça insan haklarına aykırı bir çizgide uygulanmaktadır. Mançurya, Tibet ve Uygur ülkelerini emperyal işgal altında tutan ve bunların birer bağımsız devlet olmasına izin vermeyen bir Çin ile antiemperyalist ve dayanışmacı bir Avrasya stratejisine kalkışılamayacağı açıktır. Rusya gibi Çin’de çağımızın iki büyük emperyal güçleri olarak dünya hegemonyası yarışında ABD ve AB’ye karşı Rus ve Çin Avrasyacılıklarını kendi hegemonyalarını pekiştirecek girişimlerde bulunurken, bütün Avrasya ülkelerini kullanmağa kalkışmaktadırlar. İran’a yönelik olarak Rusya ve Çin’in giderek artan ilgileri ve yardımları da kendi Avrasya stratejilerine uygun bir çizgide gelişmektedir.</p>
<p>Amerika’daki Yahudi sermayesinin son yıllarda ucuz işgücü hesaplarıyla Çin’e akması nedeniyle Çin giderek ABD’ye rakip bir kapitalist emperyal ülke konumuna gelmiş, bütün dünya ülkelerinin büyük tekelci üreticileri Çin’e giderken, bu ülke eskisi gibi sosyalist kalamamış ve giderek ABD’ye rakip en büyük kapitalist devlet konumuna gelmiştir. Pekin merkezli Çin’de eski sosyalist devlet simgesel olarak muhafaza edilirken, Şangay merkezli ikinci bir Çin tamamen kapitalist bir üretim gücü olarak dünya sahnesinde ön plana çıkarılmıştır. New York’taki dünya devleti merkezine karşılık, Çin merkezli yeni kapitalizm Şangay’ı hem Asya’nın hem de dünya ekonomisinin yeni emperyal merkezi konumuna getirilmektedir. Çin malları her yerde en ucuz mallar olarak piyasaya sürülürken, bütün Avrasya ülkelerinde ekonominin giderek Çin emperyalizminin kontrolu altına girdiği görülmektedir. Eskiden Rusların asker ile işgal ettiği bütün Avrasya ülkelerini Çin ucuz mallarıyla işgal ederek yeni bir tür Çin emperyalizmini Avrasya bölgesine taşıyarak, gelecekte bütün dünya güçlerine ve başta ABD olmak üzere batılı emperyal devletlere meydan okumaktadır. ABD emperyalizminin Avrasya kıtasına girmesine karşı oluşturulacak antiemperyal bir cephe de ya da dayanışma örgütlenmesinde, bugünkü yapıları ile iki büyük emperyal güç olarak Rusya ve Çin’in yer alması düşünülemez. Avrasya ülkeleri kendileri gibi küçük ve orta boy devletler ve komşuları ile ulusal egemenliklerini koruyabilme doğrultusunda işbirliği yapabilirler ama Çin ve Rusya ile eşit ilişki ve dayanışma geliştiremezler. Eşyanın tabiatı fille yatağa girilemeyeceğini açıkça göstermektedir. Maocular Çin’e, Leninciler Rusya’ya daha duygusal bakabilirler ama Atatürkçüler için emperyalist ülkeler arasında hiçbir fark yoktur. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan emperyalizmine karşı savaşarak bağımsızlığı yakalayan Kuvayı Milliye hareketinin bugünkü temsilcileri olarak Atatürkçülerin bütün emperyal güçlerin hepsine karşı çıkması doğaldır. Emperyalistlerin batılısı ya da doğulusu diye bir ayırım yapılamaz. Türkiye gibi bağımsız ulus devletler kendi varlıklarını koruyabilmek amacıyla bütün emperyalistlere karşı çıkmak ve hepsine karşı aynı mesafeli tutumu sürdürmek zorundadırlar.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Çin Doğu Türkistan’ı işgal ederken, ABD’de Orta Doğu’ya gelerek, gizlice dolaylı yollardan Türkiye’yi işgal etmiş ve işbirlikçi bir devlet olarak, Siyonizm’in kalesi olan İsrail’i kurmuştur. Bu aşamadan sonra ABD’nin merkezi coğrafya ve Avrasya kıtasına dönük bütün girişimlerinde İsrail’in önde gelen bir rolü olmuş ve dünyaya Siyonizm’in egemen olabilmesi doğrultusunda gelişecek bir Avrasya stratejisine ABD kilitlenmiştir. ABD Türkiye’yi işgal ettikçe ve kendi çıkarları doğrultusunda bölgede daha fazla kullandıkça, Türkiye’nin komşularıyla arası açılmıştır. İncirlik üssü sayesinde İsrail’i kuran ABD, Çekiç Güç ile de ikinci İsrail olarak Kürdistan’ı kurmuştur. Şimdi de füze kalkanı sayesinde ABD-İsrail ikilisi İran’ı devre dışı bırakarak Kafkasya üzerinden Hazar bölgesine girmeğe hazırlanmaktadırlar. Küresel kapitalizm Türkiye ve İran sınırını bir dünya sınırı haline getirdikten sonra, Doğu Anadolu bölgesini batı bloğunun cephe ülkesi konumuna doğru yönlendirmiştir. Doğu Anadolu batının cephe ülkesi konumuna gelirken, Çin ve Rusya’nın yardımlarıyla da, İran’ın batı bölgesi Doğu Asya’nın cephesi durumuna kendiliğinden gelmiştir. Bir üçüncü dünya savaşı sürecinin hızlandırıldığı bu aşamada; NATO Türkiye’ye silah yığınağı yaparken, Çin ve Rusya’nın da İran’a aynı doğrultuda silah ve cephanelik yüklediği görülmektedir. Yaklaşmakta olan üçüncü dünya savaşının önlenebilmesi için ABD ve NATO’nun Türkiye’yi cephaneliğe çevirmesinin önlenmesinin zorunluluğu gibi Rusya ve Çin’in de benzeri bir tutumu İran’da sürdürmemesi gerekmektedir. Bu nedenle; ABD ve NATO gibi Rusya ve Çin’de bu cephe ülkelerinden geri çekilmelidirler. Aksi takdirde savaş giderek kaçınılmazlaşacaktır.</p>
<p>Türkiye için en büyük tehdidin, ABD ve İsrail’den geldiği çok açıktır. Siz bunu sadece ABD’ye indirgerken İsrail’i görmezden gelmeniz çok büyük bir eksikliktir. Unutmayalım dünyayı yöneten Siyonist lobiler ABD’yi de yönetmekte ve İsrail’in çıkarlarına bu dev ülkeyi kilitlemektedirler. Türkiye’de yaşayan Yahudiler yüzünden İsrail’i görmezden gelmek son derece yanlıştır. Çünkü ABD’deki güçlü Yahudi lobileri de dünya barışını tehdit eden İsrail projesine açıkça karşı çıkmaktadırlar. Türkiye’deki Yahudi lobileri ABD’kiler kadar açık ve net olamadıklarından, Türk kamuoyunda bir türlü ulusal çıkarlar doğrultusunda toparlanma olamamaktadır. ABD ve İsrail ikilisini en büyük tehdit olarak görürken, Rusya ve Çin’in büyük tehditler olduğunu ileri sürmek hiçbir zaman Amerikancılık olamaz. Bu konu siyah ve beyaz gibi çok net değildir ve gri tonlara sahiptir. Rusya ve Çin’e karşı çıkmak Amerikancılık değil ama bütünüyle bir antiemperyalizmdir. Batı emperyalizmi konusunda sadece ABD’ye karşı çıkmak, dünya devletinin gerçek kurucusu İngiltere’yi görmezden gelmek ya da Fransa ve Almanya gibi büyük devletlerin emperyal politikalarını görmemek, Avrupa kıtasının emperyal güçlerinin önünü açabilir. Rusya ve Çin’in emperyalist olduklarını öne sürmek nesnel Amerikancılık değil ama bütünüyle tutarlı ve hiçbir ayırıma yer vermeyen antiemperyalizmdir. Bunun karşıtı bir çizgide sadece ABD emperyalizmi ile uğraşmak hem Avrupalı hem de Asyalı emperyal güçlerin önünü açacaktır. Bazı batılı emperyal ülkelerin de kendilerine göre Avrasya stratejisi bulunmakta ve bunlar da sadece ABD ile uğraşırlarken, Çin, Rusya ve Hindistan gibi doğulu dev ülkeler ile bir Avrasya stratejisi ortaklığına yönelebilmektedirler.</p>
<p>Avrupa Birliği birbirine düşerken, Almanya Rusya’ya yakınlaşmakta, Fransa geleneksel Akdeniz stratejisi ile ABD ve İsrail ikilisi ile ortak harekete geçerken, İngiltere de eski sömürgesi Hindistan ile bir araya gelerek, alternatif Avrasya stratejileri geliştirebilmektedir. Dünya devletinin kurucusu olarak İngiltere küresel kapitalist dünya yapılanması için, Asyalı dev ülkelerin dağılmasını ve Asya kıtasının doğu, batı kuzey, güney ve orta olarak beşe bölünmesini, bu doğrultuda Çin, Rusya, Hindistan ve İran gibi büyük ulus devletler ya da güçler yerine, gelecekte doğu, batı, kuzey, güney ve orta Asya birliklerinin kurulmasını planlamaktadır. Böylece; Asyalı devlerin Avrasya bölgesini yutmaları önlenecek ve beş büyük Asya federasyonu daha sonra kurulacak olan Dünya Konfederasyonuna bağlanacaktır. Küresel kapitalizmin New York’tan sonra gene eskisi gibi Londra üzerinden yönlendirilmesi, İngiltere’yi yeniden büyük aktör haline getirmekte ve bu eski emperyal devlet Commonwealth ülkeleri üzerinden eskisi gibi güneş batmayan imparatorluğunu sürdürerek, İsrail’in öne geçmesine izin vermemekte, ABD’nin bütünüyle Siyonist lobiler tarafından yönlendirilmesine de karşı çıkmaktadır. Bu çerçevede batının Avrasya stratejilerini sadece ABD merkezli olarak ele almak son derece eksik bir tutumu yansıtmakta, gerçekliğin tam olarak kavranabilmesini önlemektedir. Bilimsel açıdan, batı emperyalizminin sadece ABD’ye indirgenemeyeceğini vurgulamak ta gene Amerikancılık olarak düşünülemez. Dünya ulusları ve devletleri bütün emperyalistleri aynı düzeyde ve derecede ele alarak değerlendirirlerse, o zaman emperyal güçler arasındaki çekişmede taraf olmaktan kurtulabilirler ve emperyal oyunlardan uzak kalarak ulusal çıkarlarını koruyabilirler.</p>
<p>28 Şubat olayı da bir farklı değerlendirme nedeniyle tartışma konusu olmuştur. Küreselleşme döneminde post modern yarı darbe olarak gerçekleşen bu müdahalenin niteliği konusunda da ortak bir değerlendirme olamamıştır. Batı emperyalizminin İslam dünyası ve merkezi coğrafyayı ele geçirme saldırılarına karşı Milli görüş iktidarının geliştirmiş olduğu D-8 bloğu oluşturulmasını batılı emperyal güçler bir türlü kabul edememişler ve gelecekte bir alternatif kapitalist örgütlenme olarak İslam ortak pazarına gidebilecek olan D-8 örgütlenmesinin önünü kesebilme doğrultusunda, 28 Şubat müdahalesi batıcı liberal lobilerin provokasyonları ile gündeme gelmiştir. Türkiye ve İran arasında D-8 örgütlenmesiyle başlayan işbirliğinin gelişmesi bu aşamada engellenmiş ve D-8 modeli bir ekonomik alternatifin öncüsü olan milli görüş partisi iktidardan uzaklaştırılmıştır. Milli görüş çizgisinin antiemperyalist tavrının kesin ve kararlı olması nedeniyle, bu hareketin içinden yenilikçi bir kadro çıkartılarak, ılımlı İslamcılığın önü açılmış ve Müslüman taban batı emperyalizmi ve Siyonizm’e karşı daha yumuşak bir noktaya getirilmiştir. 28 Şubat olmasaydı, D-8 örgütlenmesi hızla bir Avrupa Birliği benzeri İslam ortak pazarına dönüşebilirdi ve böyle bir sürecin sonunda da Milli görüş tek başına Türkiye’de iktidar olabilirdi. 1960’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisinin iktidara giden yolu nasıl siyasal senaryolar ile kesildiyse, Milli Görüş partisinin antiemperyalist bir çizgide iktidara yönelmesi 28 Şubat olayı ile önlenmiş ve Büyük Orta Doğu Projesinin eş başkanlığı doğrultusunda ılımlı ve işbirlikçi bir siyasal İslam anlayışı gelişerek öne çıkmıştır. Ilımlı İslam iktidarının önünü açan 28 Şubat müdahalesinin haçlı –irtica biçiminde değerlendirilmesi yetersiz kalmaktadır çünkü 28 Şubat olayından en çok yararlanan İsrail olmuştur. Büyük İsrail projesinin önünün açılması doğrultusunda Büyük Orta Doğu konusunu öne çıkaran bir ılımlı İslamcı akım bu müdahaleden sonraki gelişmeler ile iktidar olabilmiştir. Milli görüşün antiemperyalizminden sapmalar, ABD ve İsrail ikilisiyle beraber Avrupa Birliğinin de Türkiye üzerinde etki ve baskılarının artmasına neden olmuştur. Ecevit hükümeti Milli görüş iktidarından ılımlı İslam iktidarına geçişin bir köprüsü olmuştur. ABD ve İsrail güdümlü politikalar, Milli görüş sonrasında Ecevit iktidarında başlatılmış ve ılımlı İslamcı iktidara ülke hazır hale getirilmiştir. Bu çerçevede 28 Şubatın arkasında Vatikan merkezli haçlı irticayı değil ama İsrail merkezli Siyon yıldızlı irticayı aramak daha doğru olacaktır.</p>
<p>Türkiye’nin Avrasya stratejisinin ne olması gerektiği konusundaki bir tartışmanın Atatürk’ün Rusya ile ittifakına getirmek doğru olmayan bir yaklaşımdır. Çünkü eğer Mustafa Kemal, Rusçu olsaydı o zaman daha Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında Sovyetler Birliği’ne, Türkiye’yi üye yapar ve batılı emperyalist güçler ile bağımsızlık için yıllarca mücadele etmezdi. Mustafa Kemal’in, Lenin ile mektuplarına ve Lenin’in enternasyoneldeki konuşmalarına bakılırsa, Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki yakınlaşmanın batılı emperyal güçlerin merkezi coğrafyaya yönelik saldırılarına karşı geçici bir antiemperyalist ittifak olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Sosyalist devrim sonrasında Kemalist devrim gerçekleşirken, batı kapitalizminin merkezdeki ülkeleri yutmağa yönelmesine karşı, Ruslar ve Türkler tarihin o döneminde kendilerini koruma doğrultusunda geçici bir ittifaka yönelmişlerdir. Lozan Antlaşması sonrasında batılı emperyal güçler bölgeden geri çekilince, Türkiye ve Rusya ayrı ayrı ülkeler olarak kendi yollarında gitmişler ve hiçbir zaman kalıcı bir ittifaka yönelmemişlerdir. Atatürk cumhuriyetin onuncu yılında yapmış olduğu bir konuşmada; Türk dünyasının büyük çoğunluğunun Sovyetler Birliğinin çatısı altında olduğunu ama bu durumun bir gün değişeceğini ve Türkiye Cumhuriyetinin bağımsız bir Türk devleti olarak, Türk dünyasının özgürleşeceği gelecekteki dönemlere hazırlıklı olması gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Türk dünyasının beşte dördünü Sovyet baskısı altına alabilen bir Rusya ile bir Türk devleti olarak Atatürk Cumhuriyetinin ciddi bir ittifak içine girmesi eşyanın doğasına açıkça aykırıdır. Türk dünyasını esir alan bir siyasal imparatorluk ile Türkiye ancak iyi komşuluk ilişkileri geliştirebilir. Bu yüzden Atatürk Rusya ile ortaklık değil ama dostluk ilişkilerine önem vermiş, nüfusunun yarısından fazlası Türk asıllı olan İran ile de Rus hegemonyasına karşı bir araya gelerek, bölgesel ittifakı kalıcı olarak kurabilmenin arayışı içinde olmuştur. Atatürk’ün bölge ağırlık dış politikasının üç ana öğesi olarak; Türk-İran ortaklığı, Türk-Rus dostluğu ve batı emperyalizmine karşı antiemperyalist mücadele birbirini tamamlayan ilkeler olarak sürdürülmüştür. Atatürk’ün ittifakları hep antiemperyalist çizgide olmuş ama kesinlikle yeni Türk devleti hiçbir emperyal güç ile ittifaka yönelmemiştir. Rusya ile soğuk savaş döneminde geliştirilen dostluk ilişkileri ile Türkiye tam bağımsızlığını güvence altına almış ama İngiltere’nin kucağından kalkarak Rusya’nın kucağına oturmamıştır. Batı emperyalizminin dünyayı fetih girişimlerine karşı iki anti-emperyal devlet kısa süreli dostluk ilişkileri geliştirmiş ama bu durum hiçbir zaman Türkiye’yi Sovyet kampının üyesi yapmamıştır.</p>
<p>Atatürk üç dünya ortasında tam bağımsız devlet kurmuştur. Bunu başarırken, batı emperyalizmine olduğu kadar doğu emperyalizmini temsil eden Sovyetler Birliğine karşı da mesafeli davranmıştır. İslam dünyasıyla da arasına laik devlet yapılanması nedeniyle mesafe koyan Atatürk, hem sosyalist komşusu Rusya ile dostluk kuruyor ama bir İslam devleti olan İran ile de Sadabat Paktı çatısı altında ortaklığa giriyordu. Ayrıca Irak gibi bir Arap ve Müslüman devleti de böylesine bir bölgesel birliğin içine alırken, Arap ve İslam dünyasını da yanına alarak tam bağımsızlığı koruyabilme yolunda yeni bölgesel dengelere yöneliyordu. Bu açıdan Atatürk’e bir ittifak insanı demek tam anlamıyla doğruları yansıtmamaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olarak Atatürk için söylenebilecek en doğru tanımlama ancak dengecilik olabilir. Atatürk bir denge önderi olarak Batı dünyası, Sosyalist blok ve İslam coğrafyası ile dengeli ilişkileri yürüterek kurmuş olduğu merkezi devleti, farklı modeliyle beraber ayakta tutabilmiş ve sonrası için de bütün Avrasya ülkelerine, Türk ve İslam dünyasına örnek bir model devlet yapılanması olarak Türkiye Cumhuriyetini kendi bağımsız çizgisinde geliştirmiştir. Emperyalizme karşı bir Türk –Rus işbirliği vardır ama açıkça imzalanmış bir uluslar arası antlaşma yoktur. Atatürk ve Lenin yazışmaları bu açıdan en büyük dayanak noktasıdır. İki devletin birbirlerine gönderdikleri özel elçiler bu doğrultuda değerlendirilebilir ama Atatürk Türkiye‘nin bağımsız geleceği doğrultusunda bu tür girişimleri Fransa, İtalya, Almanya gibi batılı ülkelerle de geliştirerek her zaman için Türkiye’yi koruyacak dengeler peşinde koşmuştur. Atatürk Türkiye’ye Rusya ile kalıcı bir ittifak bırakmamış ama dünya dengeleri açısından örnek alınabilecek mesafeli bir dostluk bırakmıştır. Ne var ki, Atatürk sonrasında göreve gelen İnönü, hemen Atlantik ülkeleriyle gizli antlaşmalara yönelerek, bölgede Atlantik Avrasyacılığına giden yolu açmıştır. Atatürk İran ile ortaklık kurarak bir Türk Avrasyacılığını Afganistan’a kadar uzanan çizgide oluşturmağa çalışırken, ikinci adam olan İnönü’nün Atlantik ülkeleriyle gizli bir ittifaka yönelmesiyle Atatürk Cumhuriyeti tam bağımsızlığını yitirerek Atlantik emperyalizminin bölgedeki askeri üssü ve Truva atı konumuna sürüklenmiştir. Taksim anıtında Atatürk, İnönü ve Çakmak’ın Rus generaller ile beraber heykellerinin bulunması bu tarihi gerçeği değiştirmemekte, cumhuriyetin kuruluş dönemindeki temsilcilerin sadece o dönemde kalan birlikteliklerini günümüze yansıtmaktadır. Türkiye’nin ulusal kurtuluş savaşı sırasında Rus generalleri ya da askerleri batılı emperyalistlere karşı Türkler ile beraber savaşmamıştır, ama Alman generaller ile askerler Çanakkale savaşında Türkler ile beraber Anadolu’yu fethe gelen İngiliz ve Fransız ordularına karşı beraberce savaşmıştır. Çanakkale savaşının muzaffer komutanı olarak Mustafa Kemal Osmanlı imparatorluğunu yıkan başlıca güçlerden birisinin Rus ordusu olduğunu iyi biliyordu ve bu yüzden de tarihsel bir bilinçle Ruslara karşı mesafeli davranıyordu. Ruslara karşı mesafeli bir tutuma tarihsel koşullar genç Türk devletini zorluyordu ama o dönemin dünya konjonktürü de bir Rus-Türk dostluğunu zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Türkiye Türkleri ve Türkiye Cumhuriyeti, Orta ve Kuzey Asya ile beraber Ön Asya’yı da kapsayan Türk dünyasının geleceğini düşünerek bir Avrasya stratejisi geliştirmek zorundadır. Çin Seddi’nin Türk akınlarına karşı yapıldığını, bugünkü Rusya’da önce büyük bir Türk devleti olarak hazar imparatorluğunun bulunduğunu unutarak hareket edilirse, yeniden tarihten gelen Çin ve Rus emperyalizmlerine Türk dünyası teslim edilmiş olacaktır. Türkiye’yi yöneten hiçbir hükümet böylesine bir tarihsel hata yapma hakkına sahip değildir. ABD ve İsrail ikilisinin taşeronu olmaya, Türkler nasıl karşı çıkacaklarsa, aynı doğrultuda Çin ve Rus emperyalizmlerine de karşı çıkmalıdırlar. Böylesine bilimsel bir gerçekliği dile getiren bir genel kamu hukuku ve jeopolitik uzmanına, objektif Amerikancılık yaftası yakıştırmağa kalkışmak ancak sübjektif bir siyasi tavrın hatalı bir yaklaşımı olmaktan öteye gidemeyecektir. 12 Eylül NATO harekâtı döneminde üniversiteden atılmış, Wikiliks belgelerinde NATO düşmanı olarak ilan edilmiş, kırkı yılı aşkın bir süre Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün çizgisinde antiemperyalist çizgide mücadele etmiş bir bilim adamına, ilk fırsatta Amerikancı ve NATO’cu yakıştırması yapmak, objektif olarak bilimselliğin dışında kalan sübjektif bir karalama hareketi olarak öne geçmektedir. Hele kendisini bilimsel sosyalist olarak ilan edenlerin, kısa vadeli siyasal manevralar doğrultusunda böylesine bilimsel hatalar yapabilmesi ise, sosyalizmin bilimselliğine ciddi olarak gölge düşürmektedir. Bilimsellik iddia eden sosyalistlerin, Sovyetler Birliği döneminde Türk dünyasının Rus hegemonyasının altında ezildiğini de görebilmeleri gerekmektedir. Uygur bölgesi Türkleri ile Kuzey Kafkasya’nın Türk ve Müslüman halklarının ezildiği bir dönemde Çin ve Rusya Avrasya bölgesinin geleceği için umut kapısı olamazlar. Yarım yüzyıla yakın mücadelesini antiemperyalist bir çizgide sürdüren bir bilim adamını NATO’cu ve Amerikancı ilan etmek ne derece gerçeklere aykırı ise aynı çizgide, bilimsel sosyalistlerin bilimselliğini de tartışma konusuna getirmektedir. Tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist Kemalistler ve Atatürkçüler hiçbir zaman sosyalizmin bilimselliği ile ilgilenmemişlerdir. Ne var ki, bilimsellik iddiasındaki sosyalistlerin antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı Kemalistleri Amerikancı ve NATO’cu olarak ilan etmeleri üzerinde düşünmekte yarar vardır. Böylesine bir yargısız infazın arkasında sübjektif politik oyunlar olduğu kuşkusu giderek artarken, Kemalizm ile sosyalizmin karıştırılmaması gerekmektedir. Kendilerini bilimsel sosyalist ilan edenlerin Kemalizm’i ve Atatürkçüleri yargılama hakkını nereden bulduklarını sormak gerekmektedir. Unutulmaması gereken ana konu, ulusal kurtuluş savaşından bugüne gelen siyasal birikimin içinde, Şefik Hüsnü geleneği ile Mustafa Kemal geleneği birbirlerinden farklı çizgiler olarak yer almaktadırlar. Şefik Hüsnü ile Mustafa Kemal’in hem partileri hem de gazeteleri birbirinden farklı organlar olarak ulusal kurtuluş savaşı döneminde gündeme gelmiş ve bu ayrı organlar birbirlerinden çok farklı birikimleri sonraki kuşaklar için miras olarak bırakmışlardır.</p>
<p>Kemalizm ile sosyalizm birbirinden çok ayrı düşünce sistemleridir. Bu nedenle farklı görüş ve ilkelere dayanırlar. Türkiye’de Kemalist geleneği yok sayarak, sosyalist gelenekten gelen tutum ve tavırlar ile Kemalizm’in yargılanması ya da farklı yönlere çekilmesi, Atatürkçüler açısından kabul edilemeyecek bir durumdur. Kemalizm’in doğasında antiemperyalizm vardır ama Sovyet İmparatorluğu döneminde, sosyalizm Rus emperyalizmi doğrultusunda kullanılabilmiştir. Sosyalizmin eşitlikçiliği öne çıkarılarak gözler bağlanırken, sosyalizm görünüm altında Türk dünyasının beşte dördü ciddi bir baskı ve emperyalizm uygulamasına sahne olmuştur. Kemalizm her zaman antiemperyalist olmuştur ama sosyalizm için bu tür bir değerlendirme yapılamaz. Sovyet imparatorluğu döneminde sosyalizm nasıl bir emperyalizme alet olduysa, bugün de Avrupa ülkelerinde sosyalizm sermayeci kapitalist sistemi aklamak üzere gene emperyal amaçlı olarak kullanılmaktadır. Avrupa sosyalistleri kapitalistlerle Avrupa Birliği çatısı altında ortaklıklara yönelirken, batı emperyalizminin uygulanmasına alet olabilmektedirler. Bu nedenle, sosyalizm için her zaman antiemperyalizm değerlendirmesi yapılamaz. Bu açıdan Kemalizm, sosyalizm’den daha üstün görünmektedir. Her türlü emperyalizme karşı çıkan bir Kemalist tutumun, Amerikancı ya da NATO’culuk ile suçlanmağa çalışılması ise ancak Rusya ve Çin gibi Asyalı eski sosyalist dev ülkelerin, Türkiye’de ki etkinliklerini artırma doğrultusunda, ciddi antiemperyalist Kemalist birikimi tasfiye etme girişimi olarak da değerlendirilebilir. Kemalizm her zaman antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçıdır ama şimdiye kadar uygulanan örneklerine bakıldığında, sosyalizm için aynı değerlendirmeyi yapabilmek Sovyetler Birliği ve Avrupa Birliği örneklerinde görüldüğü gibi pek mümkün görünmemektedir. Bu durumu en iyi bilecek olanlar, Rusya’nın Sovyet imparatorluğunu soğuk savaş döneminde uzun süre sosyal emperyalist olmakla suçlayan eski Maoculardır Soğuk savaş sonrasında, Eski Maocu takımın içinden fazlasıyla neoliberal kadroların çıkması da bu durumu ortaya koyan önemli bir gelişmedir. Lenincilik Rus emperyalizminin önünü açarken, Stalincilik bu Rus emperyalizmini bütün doğu bölgesine yayarken, Maoculuk da Mançurya, Tibet ve Doğu Türkistan üzerinden Çin emperyalizminin önünü açmıştır. İşte Kemalizm, böylesine bir coğrafyada tarih sahnesine çıkarak nereden gelirse gelsin her türlü emperyalizme karşı dik durmayı, dengeleri buna göre kurmayı ve geleceğe dönük bölge ağırlıklı politikalar ile emperyalizmi merkezi coğrafyadan kovmayı başarmış bir akımın adıdır. Atatürk’ün Türkiye’sine bu aşamada böylesine bağımsızlıkçı ve antiemperyalist bir yolda yürümek ve Avrasya stratejisini de komşularıyla işbirliği yaparak tüm emperyal güçlere karşı geleceğin özgür Avrasya’sını yaratmak düşmektedir. Bu aşamada Amerikancılar bağımsızlıkçı Kemalistleri NATO düşmanı olarak ilan ederken, diğer kesimlerin de NATO’cu ilan etmesi hiçbir biçimde gerçekliği yansıtmamakta, aksine gerçekleri fazlasıyla çarpıtmaktadır. Müspet bilim tahsil etmiş kişilerin, herkesten önce bu gibi yanlışları görmesi gerekirken, sübjektif tutumlara sürüklenerek gerçekleri farklı siyasal senaryolar doğrultusunda ve siyasal çizgilerde değiştirmeğe kalkmaları gerçekten düşündürücüdür. Dar siyasal hesapların üstüne çıkılarak geniş bir hoşgörü ile farklılıklara ve ayrı görüşlere saygı gösterilmediği sürece, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal çıkmazdan kurtulabilmesi pek mümkün görünmemektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2012/01/18/ufuk-otesi-kosesine-cevap/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Olmak</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/12/16/olmak/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/12/16/olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Dec 2011 02:07:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Temiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Tuncay Temiz]]></category>
		<category><![CDATA[Biat]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[Sürü]]></category>
		<category><![CDATA[Yabancılaşma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=83</guid>
		<description><![CDATA[Biat etmek, sadece aklın ve düşüncenin teslimiyeti değil, insanlığında teslimiyetidir. Biat eden kişilik sahibi bir birey olamaz olsa olsa bir sürü hayvanı olur ancak. Modernizmin getirdiği yabancılaşmaya karşı bireyin biatın konforuna sığınması şaşırtıcı. Lidere kayıtsız koşulsuz her türlü itaat davranışının tarihin eski sayfalarında kaldığını zannediyorduk, yanılmışız. Oysa insanların sormaya, öğrenmeye, keşfetmeye sanıldığı kadar ihtiyaçları yokmuş. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="ujtjp1_21" data-ft="{&quot;type&quot;:1}"><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/to-be.jpg"><img class="size-full wp-image-84 alignright" title="to be" src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/to-be.jpg" alt="" width="300" height="197" /></a></p>
<p data-ft="{&quot;type&quot;:1}">Biat etmek, sadece aklın ve düşüncenin teslimiyeti değil, insanlığında teslimiyetidir. Biat eden kişilik sahibi bir birey olamaz olsa olsa bir sürü hayvanı olur ancak.</p>
<p>Modernizmin getirdiği yabancılaşmaya karşı bireyin biatın konforuna sığınması şaşırtıcı. Lidere kayıtsız koşulsuz her türlü itaat davranışının tarihin eski sayfalarında kaldığını zannediyorduk, yanılmışız.</p>
<p>Oysa insanların sormaya, öğrenmeye, keşfetmeye sanıldığı kadar ihtiyaçları yokmuş. Mistisizmin ve doğrulanmamış her türlü bilgiye inancın, bağlılığın ve yatkınlığın böylesine yükselişinin altında yatan asıl neden ekonomik menfaatler değil o sadece bir yan etki, asıl neden denize düşen yılana sarılır misali, bireyin yabancılaşmaya karşı bir antitez olarak zorunlu sürü davranışlarına yönelmesidir.</p>
<p>Demek ki insanlık insan olmaya hala hazır değil. Memelilerin ortak davranışı olan sürü davranışı; gütme ve güdülme içgüdüsünü henüz yenebilmiş değiliz. Balıklardan bu yana omurgalı olmak konusunda istenen gelişmeyi sağlayamamışız demek ki. Hatta çoğumuzun hala balık hafızalı olduğunu düşünürsek&#8230;</p>
<p>Düşünürsek!</p>
<p>Neyi?</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/sosiat" data-hovercard="/ajax/hovercard/user.php?id=100001360343703">Tuncay Te</a><a href="http://www.facebook.com/sosiat" data-hovercard="/ajax/hovercard/user.php?id=100001360343703">miz</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/12/16/olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Midway</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/12/13/midway/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/12/13/midway/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 19:03:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Temiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre Kirliliği]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=78</guid>
		<description><![CDATA[Bir çevre felaketi filmi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir çevre felaketi filmi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/12/13/midway/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CittaSlow: Yavaş Şehir Hareketi</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/12/12/cittaslow-akimi-kaplumbaga-sehirler/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/12/12/cittaslow-akimi-kaplumbaga-sehirler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2011 22:19:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKIL ÇAĞI</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Kentleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=69</guid>
		<description><![CDATA[İtalya&#8217;nın &#8220;Yavaş Şehir (Slow City)&#8221; hareketini destekleyenler, şehir merkezlerinde araba kullanımını yasaklayarak ve McDonald&#8217;s şubeleriyle süpermarketleri kapatarak yaşanır kentler oluşturmaya çalışıyorlar. Asya&#8217;ya da sıçrayan bu akım, tüm Avrupa&#8217;da hızla yayılıyor. Toskana&#8217;nın minik Chianti şehri, 1999 yılında ilk &#8220;Cittá Slow&#8221; [İtalyanca yavaş şehir] kenti oldu, ardından Bra, Positano ve Orvieto geldi. Zamanla, yavaşlık dalgası diğer şehirler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/cittaslow100x75-1-300x283.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-75" title="cittaslow100x75-1-300x283" src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/cittaslow100x75-1-300x283.jpg" alt="" width="300" height="283" /></a>İtalya&#8217;nın &#8220;Yavaş Şehir (Slow City)&#8221; hareketini destekleyenler, şehir merkezlerinde araba kullanımını yasaklayarak ve McDonald&#8217;s şubeleriyle süpermarketleri kapatarak yaşanır kentler oluşturmaya çalışıyorlar. Asya&#8217;ya da sıçrayan bu akım, tüm Avrupa&#8217;da hızla yayılıyor.</strong></p>
<p>Toskana&#8217;nın minik Chianti şehri, 1999 yılında ilk &#8220;Cittá Slow&#8221; [İtalyanca yavaş şehir] kenti oldu, ardından Bra, Positano ve Orvieto geldi. Zamanla, yavaşlık dalgası diğer şehirler arasında yayıldı. Artık İtalya&#8217;daki 42 Yavaş Şehir&#8217;le birlikte, İngiltere, İspanya, Portekiz, Avusturya, Polonya ve Norveç&#8217;te de birçok Yavaş Şehir var. Almanya&#8217;dan, aralarında Hersbruck, Lüdinghausen, Schwarzenbruck, Waldkirch ve Überlingen&#8217;in de bulunduğu bazı şehirler, sadece 50.000&#8242;den az nüfusu olan kentlerin kabul edildiği harekete seçilebilmek için başvurdu.</p>
<p>Yavaş Şehir&#8217;in İtalya&#8217;da ortaya çıkmasına şaşırmamak gerek. &#8220;La dolce vita&#8221;nın [tatlı hayat] ülkesi İtalya, özelikle yemekle ilgili geleneklerine çok bağlı. İtalyanlar&#8217;ın dilleri bile yavaşlığa çok daha yatkın.</p>
<p>1991 – 2004 yılları arasında Orvieto&#8217;nun Belediye Başkanı olan Stefano Cimicchi, bu görevinden sonraki birkaç yıl &#8220;Slow Food (Yavaş Yemek)&#8221;un başarılı konseptinden yola çıkılarak hazırlanan Yavaş Şehir hareketinin başkanlığını yürüttü. Yavaş Şehir hareketi, küçük kentlerin geleneksel yapılarını, sıkı kuralları dikkatle uygulayarak korumaları gerektiğini savunuyor: Arabalar şehir merkezlerinden çıkarılmalı, insanlar sadece yerel ürünleri tüketmeli ve sürdürülebilir enerji kullanmalı. Bu küçük şehirlerde, süpermarket ya da McDonald&#8217;s aramanın bir anlamı yok.</p>
<p>Cimicchi, &#8220;<strong>Amacımız yaşanır şehirler yaratmak</strong>&#8221; diyor, &#8220;Tıpkı yazar Italo Calvino ve mimar Renzo Piano gibi, bir ütopya şehri konsepti üzerinde çalışıyoruz&#8221;.</p>
<p>Yavaş Şehirler, ekoloji ve sürdürülebilirlik alanında bilimin son buluşlarından da faydalanarak, Ortaçağ&#8217;dan ya da Rönesans Dönemi&#8217;nden kalma kentsel öğeleri korumaya çalışıyorlar. Eğer kentin bu amacına yardımcı olacaksa, modern teknolojiye bile izin veriliyor. Mesela Cimicchi, Orvieto&#8217;da sadece yayaların geçişine izin veren elektronik kapılar kullanmak istiyor. Pisa&#8217;da da benzer bir sistem var: Eğer kameralar parkmetrenin süresinin dolduğunu tespit ederse, bir dakika ya da tüm gün de olsa, park cezası kesiliyor.</p>
<p>Yavaş Şehir bildirisi, gürültü kirliliğini ve trafiği kesmek, yeşil alanları ve yaya bölgelerini artırmak, yerel üretim yapan çiftçilerle bu ürünleri satan dükkan ve lokantaları desteklemek ve yerel estetik öğeleri korumak gibi, 50&#8242;den fazla taahhüt içeriyor. Yavaş Şehir olarak adlandırılmak ve salyangoz logosunu kullanabilmek için de, şehrin önce kontrol edilmesi, daha sonra da dedektifler tarafından düzenli olarak denetlenmesi gerekiyor.</p>
<p>Bu bildiriye göre bir kentin Yavaş Şehir olup olmadığını belirleyen hareket, &#8220;Cittá Slow&#8221;un, genel kuralların belirtildiği bir manifestosu, bu vasfı almak isteyen kentlerin imzaladığı kurum sözleşmesi, üye şehirler listesi ve bir yıllık toplantı programı bulunuyor.</p>
<p>Bu hareketin en önemli etkenlerinden biri de, kentsel yaşamdaki yoğun tempoyla mücadeleye hız kazandırıyor olması. İtalya&#8217;nın Yavaş Şehir yöneticileri yılda bir kez buluşarak, notlarını karşılaştırıyorlar ve yeni inisiyatifler getiriyorlar. Urbino Üniversitesi de, geçenlerde bir anlaşma imzalayarak hareketin resmi danışmanı oldu.</p>
<p>Kasım 1999&#8242;da Orvieto&#8217;da hazırlanan sözleşmeye göre <strong>Yavaş Şehirler&#8217;in şu şartları sağlaması gerekiyor:</strong></p>
<p><strong>1 </strong>- Etrafını çevreleyen bölgenin ve kentsel düzenin niteliklerini korumak ve geliştirmek için, yeniden kullanma tekniklerini araştırarak, çevresel politikalar uygulaması,<br />
<strong><br />
2 </strong>- Toprağın işgali için değil, kullanımının geliştirilmesi için, işlevsel bir altyapı politikası yürütmesi,</p>
<p><strong>3</strong> &#8211; Çevrenin ve kent düzeninin kalitesini geliştirmek için teknoloji kullanımını teşvik etmesi,</p>
<p><strong>4</strong> &#8211; Doğal, çevreyle uyumlu tekniklerin kullanımıyla üretilen yiyecek maddelerinin tüketimini desteklemesi, genetik yapısıyla oynanmış ürünleri hariç tutarak, Slow Food Ark ve Presidia projeleriyle işbirliği içerisinde, zor durumlar için gereken tipik ürünlerin üretilmesi,</p>
<p><strong>5</strong> &#8211; Bir bölgenin kültür ve geleneklerinin korunarak, simgeselleşmesine katkıda bulunup, yerli üretimi teşvik etmesi ve tüketicilerle, kaliteli üreticiler ve satıcılar arasında doğrudan temas kurulabilmesi için tercih edilebilir ortamlar ve mekanlar yaratmayı desteklemesi,</p>
<p><strong>6</strong> &#8211; Konukseverlik kalitesini ve yerel toplum ile onun belirli özellikleri arasında gerçek bir bağ kurmayı desteklemesi, bir şehrin kaynaklarının eksiksiz ve yaygın olarak kullanımını önleyen fiziksel ve kültürel engelleri kaldırması,</p>
<p><strong>7 </strong>- Gençlerin ve okulların sistematik bir biçimde lezzet eğitimiyle tanışmasına özel bir dikkat göstererek, yalnızca iç işletmecilerinin değil, bütün vatandaşlarının Yavaş Kent&#8217;te yaşadıklarına dair farkındalıklarını sağlaması.</p>
<p>Yavaş Şehirler&#8217;den biri olan Bra&#8217;nın Belediye Başkan Vekili Bruna Sibille, küreselleşmeye karşı hareket etmenin kolay olmadığı günümüzde, bir kenti yönetmenin en iyi yolunun yavaşlık felsefesi olduğunu söylüyor: &#8220;Yavaşlık hareketi, önceleri iyi yemekler yiyip içmek isteyen birkaç kişinin fikri olarak ortaya çıktı. Fakat, her şeyi daha az telaşla ve daha az homojenize bir tutumla yapmanın faydaları hakkındaki tartışmalar giderek daha geniş bir alana yayıldı.&#8221;</p>
<p>Bra&#8217;da da diğer Yavaş Şehirler&#8217;de olduğu gibi, tarihi kent merkezinde araba kullanımı, süpermarketler ve parlak reklam ışıkları yasaklandı. Elişleri ya da özel yetiştirilmiş yiyecekler satan küçük aile işletmeleri, en iyi ticaret birimleri haline geldi. Belediye binası, Piedmont bölgesinin tipik bal rengi sıvası kullanılarak onarılıyor. Okullarda çocuklara yerel üreticiler tarafından yetiştirilen organik meyve ve sebzeler servis ediliyor.</p>
<p>Fazla çalışmanın zararlarından korunmak amacıyla, Bra&#8217;daki bütün küçük marketler Perşembe ve Pazar günleri kapatılıyor. İnsanlar bürokratik işlerini, Cumartesi sabahı açılan Belediye&#8217;de acele etmeden halledebiliyorlar. Sibille, &#8220;Böylece yavaş yavaş yeni bir ortam, yeni bir hayat anlayışı oluşturuyoruz,&#8221; diyor.</p>
<p>&#8220;Bir şeyi netleştirelim: Yavaş Şehir olmak, her şeyi durdurup zamanı geri almak anlamına gelmiyor,&#8221; diye vurguluyor Bruna Sibille, &#8220;Müzelerin içerisinde yaşamak istemiyoruz, <strong>tek istediğimiz modern ile geleneksel arasında, kaliteli yaşamı destekleyen bir denge oluşturabilmek</strong>&#8220;.</p>
<p>Tarih: 19 Eylül 2008<br />
Kaynak: Spiegel, Strans.org, Slowmovement. com, Matogmer.no, Treehugger<br />
Çeviren: Gizem Kahraman<br />
Derleyen: Zeynep Güney<br />
Arkitera.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/12/12/cittaslow-akimi-kaplumbaga-sehirler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ütopya&#8217;ya Giriş</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/12/11/utopyaya-giris/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/12/11/utopyaya-giris/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 02:49:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Temiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Tuncay Temiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=62</guid>
		<description><![CDATA[Aslen koloniyal ve federatif yapılara özgün olan, bölgelere dayalı parlementerizm çağın gerekliliklerini karşılayamamaktadır. Gelişmiş postmodern toplumun sorunlarının pek azı bölgeseldir ve kitlelerin yaşamsal nitelikteki sorunlarının çoğunluğu sıradan halkın anlayamayacağı ve aslında anlamasınında gerekmediği ileri düzeyde uzmanlık ve bilgi birikimi gerektirmektedir. Aslında kaba  biçimde insanlar hiç bir şeyi bilmek zorunda değil. Ortalama bir insanın algılama ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/IMG2_1658.jpg"><img class="size-full wp-image-63 alignright" title="IMG2_1658" src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/IMG2_1658.jpg" alt="" width="203" height="251" /></a></p>
<p>Aslen koloniyal ve federatif yapılara özgün olan, bölgelere dayalı parlementerizm çağın gerekliliklerini karşılayamamaktadır.</p>
<p>Gelişmiş postmodern toplumun sorunlarının pek azı bölgeseldir ve kitlelerin yaşamsal nitelikteki sorunlarının çoğunluğu sıradan halkın anlayamayacağı ve aslında anlamasınında gerekmediği ileri düzeyde uzmanlık ve bilgi birikimi gerektirmektedir.</p>
<p>Aslında kaba  biçimde insanlar hiç bir şeyi bilmek zorunda değil. Ortalama bir insanın algılama ve öğrenme kapasitesinin çok daha üstünde bir veri miktarı insanlara sunuluyor. Herkesten yüksek performans ve yetkinlik bekleyen siyasal, sosyal ve ekonomik yapılar sistemin her gün dahada  karmaşıklaşması yüzünden insanların algı ve öğrenme kapasitesinin üzerine çıkıyor. Bu da tıpkı anlamadığı dersten çakan ve o derse hatta okula tamamen yabancılaşan öğrenciler gibi bir kaçış sendromu yaratıyor halkta. Halbuki ne halkta suç var, ne de yöneticilerde, sorun sistematik, yapısal bir sorun. İnsanlığın daha erken dönemlerine ait olan ve çoktan aşılması gereken bir yapı zorla sürdürülmeye çalışılıyor temsili demokrasi fetişizmi altında. Oysa yaşamın tüm alanları artık ileri derecede profesyonellik istiyor ve bunları herkesin bilmesini ve katkıda bulunmasını beklemek anlamsız&#8230;</p>
<p>Site devletçikleri döneminin aristokratları gibi her konuda bir fikri olan insanlar, sistemlerin artan karmaşıklığı karşısında gitgide daha fazla yanılıyorlar. Konunun uzmanları bile toplumun hatta insanlığın kaderini belirleyebilecek konularda; nükleer enerjiden, GDO&#8217;lu ya da hormonlu gıdalara ve gıda katkılarına, çevreden ekonomiye, yapılaşma ve kentleşmeden  nüfusa ve bunun devamı sosyo kültürel sorunlara, aşı ve ilaçlarlardan genetik uygulamalara değin karar vermekte zorlanmakta, oysa tüm bu alanlar yaşamsal önemde kritik bir kırılmanın eşiğinde. Teknoloji o kadar ciddi risklerle ilerliyor ki, örneğin laboratuvarda kaza ile ya da kötü niyetle üretilebilecek ölümcül bir mikrop kolaylıkla insan türünün soyunu tüketebilir. Silah sanayinin katlanarak  büyümesi ve kritik sektörlerdeki küresel tekelleşmelerden sözetmeye bilmem gerek var mı?</p>
<p>Ekonomi, sağlık, bilim, eğitim, enerji ve çevre aklınıza ne gelirse gelsin tüm toplumsal sorunların uzmanlık gerektirdiği ve bölgelere dayalı halk temsilcileriyle bu tür sorunları aşmanın olanaksızlığı ortadadır. Bu basit biçimde futbol takımıyla tenis maçına çıkmaya benziyor. Hele üstüne birde o futbol takımının seyircisiyle tenis maçına çıktığınızı düşünün. Kim sallar hakemin &#8220;quite, please&#8221;ni.</p>
<p>Mevcut sistem uzmanlar yerine  sürekli halk dalkavuklarının ve belagatı kuvvetli olanların yönetimi ele geçirmesi yüzünden zaten son derece verimsizdir. Devletin karar alma mekanizması bu bölgesel liderler eliyle değil, yukarıda sıraladığım alanlarda tabandan tavana yapılandırılmış, devletin her alanda uzmanlaşmasına olanak sağlayacak bir altyapı üzerinde ve tüm bu süreçlerinde tam denetime açılmasıyla gerçekleştirilmelidir.</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Tuncay Temiz</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/12/11/utopyaya-giris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şair ve Beğenilmek</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/12/08/sair-ve-begenilmek/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/12/08/sair-ve-begenilmek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 23:40:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Temiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Tuncay Temiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=56</guid>
		<description><![CDATA[Beğenilmek kadar şaire zarar veren az şey vardır. Evet, kabul, yazar için beğenilmek güzel hatta motive edici ama beğenilmek aynı zamanda tatlı bir zehirdir, bir uyuşturucu gibi sarar adamı. Alışmaya görsün bir kere, şairi toplum beğenileri ile an be an asimile edebilir, tektipleştirebilir ve kendine benzeterek onu yok edebilir. Oysa şairin ihtiyaç duyduğu asıl şey [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/man-under-rain.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-57" title="man-under-rain" src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/man-under-rain-286x300.jpg" alt="" width="286" height="300" /></a>Beğenilmek kadar şaire zarar veren az şey vardır. Evet, kabul, yazar için beğenilmek güzel hatta motive edici ama beğenilmek aynı zamanda tatlı bir zehirdir, bir uyuşturucu gibi sarar adamı. Alışmaya görsün bir kere, şairi toplum beğenileri ile an be an asimile edebilir, tektipleştirebilir ve kendine benzeterek onu yok edebilir.</p>
<p data-ft="{&quot;type&quot;:1}">Oysa şairin ihtiyaç duyduğu asıl şey ötekileşmektir. Kalabalıklar içindeki yalnızlıklar gettosudur, onun sürgün yeri. Şair ortalama değerlerin albenisine asla kapılmamalıdır. Şair toplum içinde olmalıdır ama bir kurtarılmış bölge gibi.</p>
<p>Şiir bir gazlı içecek ya da bira değildir, öyle dik kafaya, koştur helaya bitsin olmaz. Olursa da o şiir olmaz. Manzume olur, slogan olur, güzel söz olur, güfte olur ama şiir olmaz. Bambaşka bir şeydir şiir, Şaraptır mesela, etkisi öyle hemen ortaya çıkmaz, sonradan sonradan öyle bir çakar ki vurdukça vurur, vurdukça vurur, tepeleyiverir hiç anlamadan, indirir aşağı benim diyen koca koca adamları.</p>
<p>Şiirden sarhoş adamın gidişi bile bir başkadır. Yürür sokakta senin benim gibi ama artık o bir bakar kördür, İşitir sağırdır ve çoktan başka diyarlara yelken açmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/12/08/sair-ve-begenilmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Adam &#8211; Yorgo Seferis</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/12/08/adam-yorgo-seferis/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/12/08/adam-yorgo-seferis/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 04:42:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>AKIL ÇAĞI</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Türler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=49</guid>
		<description><![CDATA[Nice yeni manzaralar gördüm o günden bu yana: gökle yerin, insanla tohumun dayanılmaz bir nem içinde birbirine karıştığı yeşil ovalar; çınarlar ve çamlar; kırışık görünüşlü göller ve seslerini yitirdikleri için ölümsüz olan kuğular – gönüllü yoldaşımın, şu gezgin oyuncunun, Erinha’nın duvarlarını yıkan boru gibi, dudaklarını paralayan o uzun boruyu öttürerek yapabildiğim ne varsa yıkarken borunun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/yorgo_seferis_02.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-50" title="yorgo_seferis_02" src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/yorgo_seferis_02.jpg" alt="" width="250" height="300" /></a>Nice yeni manzaralar gördüm o günden bu yana: gökle yerin, insanla tohumun dayanılmaz bir nem içinde birbirine karıştığı yeşil ovalar; çınarlar ve çamlar; kırışık görünüşlü göller ve seslerini yitirdikleri için ölümsüz olan kuğular – gönüllü yoldaşımın, şu gezgin oyuncunun, Erinha’nın duvarlarını yıkan boru gibi, dudaklarını paralayan o uzun boruyu öttürerek yapabildiğim ne varsa yıkarken borunun tiz sesiyle gözümün önüne serdiği manzaralar. Eski bir resim gördüm basık tavanlı bir odada; bir yığın insan o resme bakıyordu hayranlıkla. Lazarusíun dirilişini gösteren bir resimdi. Ne İsa’yı, ne Lazarus’u gördüğümü hatırlıyorum o resimde. Yalnız bir köşede, mucizeyi koklarmışcasına seyreden birinin yüzünde beliren tiksintiyi hatırlıyorum. Soluğunu korumaya çalışıyordu başına sardığı koca bir bezle. Çok şey beklememeyi öğretti bu “Rönesans” efendisi kıyamette Yargı Gününden…</p>
<p>Bize yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.<br />
Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.<br />
Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.<br />
Sevdik ve küllerle karşılaştık.<br />
Bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan vazgeçtiğinizde.<br />
Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.</p>
<p>Küllerle karşılaştık. Yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. Bunca kağıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilenlere karşın, sanırım sadece belleği biraz daha güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan. Verdiklerimizi hatırlamamak bizim elimizden gelmiyor hala. O, yalnız ne kazandıysa, onu hatırlayacak verdiği her şeyden. Bir alev neyi hatırlayabilir? Gerekenden biraz daha azsa hatırladığı, söner; gerekenden biraz daha fazlaysa hatırladığı, söner. Bir öğretebilse bize, bir yandan yanarken, sadece gerektiği gibi hatırlamasını. Ben sonuna geldim yolumun: bir başkası başlayabilse, benim yolumun sona erdiği bu yerden.</p>
<p>Gün olur, herşeyin yerli yerinde, bir ağızdan şakımaya hazır olduğu o noktaya vardığımı duyarım. Çark nerdeyse dönmeye başlamak üzere. Canlı ve inanılmazcasına yeni bir şey gibi döndüğünü bile düşündüğüm olur. Küçücük bir engel vardır gene de, küçüldükçe küçülen, ama büsbütün yok olmayan bir kum taneciği. Bilmiyorum, söylemem gereken nedir, yapmam gereken ne! Bazan orkestranın çıkardığı bir sesi boğup, kendisi eriyinceye dek, onu susturan bir gözyaşı damlası gibi görünür bana bu engel. Ve ruhumdaki bu damlayı eritmeye ömrüm yetmeyecekmiş gibi dayanılmaz bir duygu kaplar içimi. Ve diri diri yakılacak olsam, en son bu inatçı anın boyun eğeceğini düşünürüm durmadan…</p>
<p>Kim yardım edebilir bize? Bir zamanlar, ben daha gemilerde çalışırken, bir Haziran ikindisi, yapayalnız buldum kendimi bir adada, güneşten bitkin. Tatlı düşüncelere daldım hafif bir meltemle, işte o sırada, saydam giysisi altında ceylan gibi ince ve çevik gövdesinin çizgileri belli olan genç bir kadınla birkaç adım öteden sessizce onun gözlerine bakan bir adam gelip oturdu biraz uzağa. Bilmediğim bir dil konuşuyorlardı. Kadın “Jim” diyordu adama. Ama hiç ağırlığı yoktu sözlerinin ve körlerin bakışlarını andırıyordu birbirine karışan kımıltısız bakışları. Aklımdan bir türlü gitmiyor onlar, çünkü bir onlarda görmedim, herkeste gördüğüm o yırtıcı ve ürkek bakışı. Kişiyi ya kurtların ya da kuzuların sürüsüne katan.</p>
<p>Aynı gün gene rastladım onlara, o adalarda birden karşınızda belirip dışına çıkınca izini yitirdiğiniz küçük kiliselerden birinde. Gene aynı uzaklık vardı aralarında, sonra yaklaştılar ve öpüştüler. Bulutsu bir görüntü oldu o küçük kadın ve kayboldu gözden. Acaba biliyorlar mıydı bu dünyanın ağlarından kurtulmuş olduklarını?</p>
<p>Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgarlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.</p>
<p>Ah, bir böyle yaşayabilse insan, ama ne çıkar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yorgo Seferis</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/12/08/adam-yorgo-seferis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kentsel Söğüşüm</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/12/08/kentsel-sogusum/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/12/08/kentsel-sogusum/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 00:37:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Temiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tuncay Temiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kentleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=21</guid>
		<description><![CDATA[Dünyanın her yerinde şehirler yatayda büyür bizde ise dikeyde. Gökdelende yaşam modern bir kafeste yaşamdır aslında. 1000 kişi aynı binada yaşar ama kapı komşusunu dahi tanımaz. Kalabalıklar içinde yalnızlığın resmidir benim için gökdelende yaşam. Zaten doymuş olan yerleşim merkezlerine iş yeri değil de konut amaçlı gökdelen yapmanın insan yaşamına ne gibi bir katkısı olacak anlamak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/atasehir.jpg"><img class="size-full wp-image-22 alignright" title="atasehir" src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/12/atasehir.jpg" alt="" width="320" height="212" /></a>Dünyanın her yerinde şehirler yatayda büyür bizde ise dikeyde. Gökdelende yaşam modern bir kafeste yaşamdır aslında. 1000 kişi aynı binada yaşar ama kapı komşusunu dahi tanımaz. Kalabalıklar içinde yalnızlığın resmidir benim için gökdelende yaşam. Zaten doymuş olan yerleşim merkezlerine iş yeri değil de konut amaçlı gökdelen yapmanın insan yaşamına ne gibi bir katkısı olacak anlamak mümkün değil. Elin adamı AVM’leri hem esnafı koruma hem de trafik olmasın diye şehir merkezlerinin 30-40 km uzağına yapma zorunluluğu koymuş, bizde ise en merkezi yerler AVM olmuş, herkesi buluşma noktası o bölgenin AVM’si.</p>
<p>Tüm AVM’lerde aynı markaların bir tekelmişçesine varolmalarını da bir irdelemek gerekir. Bu bana parayı veren düdüğü çalardan başka şeyler söylüyor. Ezberi konuşmak istemem ama pis kokular alıyor burnum bu manzaradan.</p>
<p>Hani 1. Derece deprem bölgesiydik, 1. Derece deprem bölgesine gökdelen mi dikilirmiş? Hadi çaktınız kazıkları diktiniz gökdelenleri. Bir deprem anında ortaya çıkacak manzarayı hiç mi düşünmezsiniz. O binalar varsayalım yıkılmadı ama daha 10 katlı bir apartmana müdahale edebilecek bir itfaiye altyapısı yokken, binlerce gökdelende insanların cayır cayır yanacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok sanırım. Gereken itfaiyede kurulur diyecek aklı evveller varsa, gülemem bile hallerine, öylece bakar kalırım. Mal mal.</p>
<p>Bir de bu binalarda biraz üst sınıf daireler kapıyı 400-500 bin dolar gibi akıl almaz rakamlarla açıyorlarmış. Bunu anlayabilen biri varsa bana da anlatsın rica edeceğim. Bu fiyatlarda talep var mı gerçekten yoksa tamamen spekülatif mi?</p>
<p>Deprem bahanesiyle Türkiye çapında planlanan Kentsel Dönüşüm&#8217;ün gizli öznesi, geniş halk kitlelerinden yandaşlara doğru gerçekleşecek, tarihin en büyük sermaye transferi için gereken yasal kılıfın bulunmuş olmasıdır. Bu kentsel dönüşümün gerçekte tam bir kentsel söğüşüm olacağı konusunda kimsenin bir kuşkusu yok aslında ama el mahkum artık.</p>
<p>Adamlar projeyi anlatırken bile &#8220;hadi, bir an önce olsun, hadi&#8221; dercesine heyecanlarını gizleyemiyorlar. Rantın kokusu çıldırttı, et kokusu almış sırtlanlar gibi sevinçten hepsi çığlık çığlığa.</p>
<p>Tuncay Temiz</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/12/08/kentsel-sogusum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kentlerin de Ruhu Vardır</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/09/18/kentlerin-de-ruhu-vardir/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/09/18/kentlerin-de-ruhu-vardir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Sep 2011 01:01:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Temiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tuncay Temiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kentleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=6</guid>
		<description><![CDATA[Kentlerin de ruhu vardır. Senin benim gibi yaşayan birer canlıdır onlarda. Kokusu vardır, sesi vardır, bakışı, gülümsemesi, küsmesi, sessizliği ve hatta öfkesi vardır. Gel şöyle uzan sahil boyuna dercesine buram buram deniz ve yosun kokar kimi zaman. Volta at, cepte paran varsa kafa çek, hele bir de sevgilin varsa &#8220;eşeklik etme ille onu da al [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/09/haydarpasa4.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-36" style="border: 1px solid black;" title="haydarpasa4" src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/09/haydarpasa4.jpg" alt="" width="300" height="240" /></a></p>
<p>Kentlerin de ruhu vardır.</p>
<p>Senin benim gibi yaşayan birer canlıdır onlarda. Kokusu vardır, sesi vardır, bakışı, gülümsemesi, küsmesi, sessizliği ve hatta öfkesi vardır.</p>
<p>Gel şöyle uzan sahil boyuna dercesine buram buram deniz ve yosun kokar kimi zaman. Volta at, cepte paran varsa kafa çek, hele bir de sevgilin varsa &#8220;eşeklik etme ille onu da al gel!&#8221; der.</p>
<p>Sevecen bir esinti özlemle kucaklar sizi önce, birbirinize sokulun biraz daha dercesine içinize ürpertiler salar ve sarsarak kendinize getirir sizi. Emektar vapur düdükleri selamlar sırayla. Tren uzaktan ıslık çalar; işi vardır, oyalanmaz pek, geçer gider yorgun yaşlı bir telaşla.</p>
<p>Üniversite yıllarımda en sevdiğim şeydi; Ankara&#8217;dan Bursa&#8217;ya eve dönerken önce trenle İstanbul&#8217;a gelmek ve bir günlüğüne de olsa o havayı soluyup sonra Bursa&#8217;ya geçmek. Evet, özellikle trenle, çünkü trenlerinde ruhu vardır kentler gibi, otobüslere ya da uçağa benzemezler. Gara girer girmez bambaşka bir canlıyla karşılaşırsın sanki, bir kere o yapışkan çığırtkanlar yoktur, sigara dumanı yoktur, itiş kakış, koşuşturma, zorla içeri buyur eden esnaf, hiç biri yoktur&#8230; Otobüs garlarındaki o çürüyen toplum manzarası tren garlarında en aza iner. Trenin ağırbaşlı tavrı doğrudan insanlarada geçer. Acelelik sakinliğe, gürültü patırtı bir huzura dönüşür. Vagondaki yerini bulup yerleşince de bir dinginlik yayılır bedenine tepeden tırnağa&#8230;</p>
<p>Tren hızını alınca kompartımanların sarsıntısıda ritmini bulur, tahta beşiğinde sallanan bir bebeksinizdir artık. Tüm gıcırtılarıyla, akıyorsunuzdur kampana kampana, dere tepe, dağlardan, bozkırdan, kasabalardan ve insanların gözlerinden oluşan bir düşler denizinde.</p>
<p>Cam kenarı ise olmazsa olmazımdır, üç kere teyit ettiririm biletimi alırken. Bu nedenlerle 200 km hızla giden bir treni sevebileceğimi hiç sanmıyorum, kesinlikle onunda ruhu yoktur. Körleştiren, sağırlaştıran bir hız sizi yüzeyselleştirir, algıyı düşürür, içe bakışınızı dahi kör edebilir.</p>
<p>Eski bir And yerlisi rehberin yol boyunca ikide bir mola vermesine karşılık Avrupalı gezginlerin &#8220;geç kalıyoruz&#8221; demesi üzerine, &#8220;çok hızlı gidiyoruz, ruhlarımız geride kalıyor, beklemeliyiz&#8221; deyişindeki o sarsıcı bilgelik geliyor aklıma. Doğruydu, yaşam varılmak istenen hedef değil, yol boyunca yaşadığın anların toplamıdır aslında. Bir hızlı trende ruhlar seni trene bindiğin anda bırakırlar ve indiğin anda yeniden karşılarlar.</p>
<p>Haydarpaşa&#8217;ya geldiğinizde çok konuşmuş iki yolcu gibi artık sıkılmışınızdır birbirinizden, Ankara Ekspresi&#8217;yle vedalaşma vaktiniz gelmiştir. Her şey tadında bırakılmalı, öğrenci kredisiyle aldığım Zenit 12XP&#8217;mle Haydarpaşa&#8217;da dinlenen dostumun bir fotoğrafını çekerim ve sessizce ayrılırım ondan. Vedalaşmalar hiç bana göre olmadı oldum olası.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tuncay Temiz</p>
<p>www.tuncaytemiz.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/09/18/kentlerin-de-ruhu-vardir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akıl Çağı Manifesto</title>
		<link>http://akilcagi.com/2011/09/17/merhaba-dunya/</link>
		<comments>http://akilcagi.com/2011/09/17/merhaba-dunya/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Sep 2011 23:52:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Temiz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://akilcagi.com/?p=1</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Dusunuyorum, oyleyse varim&#8230; Dusunebilmek varlik icin gerekli ve yeterli kosul mudur? Her dusunebilen gercekten var midir? Varligindan haberimizin olmadigi dusuncelerin sahibi bir aklin varligina taniklik edebilir miyiz? Hayir! Oyleyse varligin ilk kosulu iletisimdir. Iletisimsizlik ise yokolustur. Varligini bilmediginiz kisi sizin icin yoktur, ayni bicimde dusunceler de&#8230; Iletisimdir varliklari biribirleri icin karsilikli olarak vareden ve iletisimsizliktir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/09/akil-cagi1.jpg"><img src="http://akilcagi.com/wp-content/uploads/2011/09/akil-cagi1.jpg" alt="" title="akil-cagi" width="200" height="194" class="alignright size-full wp-image-38" /></a></p>
<p>    &#8220;Dusunuyorum, oyleyse varim&#8230;</p>
<p>    Dusunebilmek varlik icin gerekli ve yeterli kosul mudur?<br />
    Her dusunebilen gercekten var midir? Varligindan haberimizin olmadigi dusuncelerin sahibi bir aklin varligina taniklik edebilir miyiz?</p>
<p>    Hayir!</p>
<p>    Oyleyse varligin ilk kosulu iletisimdir.<br />
    Iletisimsizlik ise yokolustur. Varligini bilmediginiz kisi sizin icin yoktur, ayni bicimde dusunceler de&#8230; Iletisimdir varliklari biribirleri icin karsilikli olarak vareden ve iletisimsizliktir onlari karsilikli olarak birer varlik duzeyinden maddeye indirgeyiveren.</p>
<p>    Insana dair ne varsa iletisim ortamimizin dolasimina ozgurce aciktir.<br />
    Politika, sanat, yazin, medya, felsefe, guncel yasam, bilim vesaire&#8230;</p>
<p>    Katkilarinin niteligi oraninda insanlar da biribirlerini karsilikli olarak bicimlendirirler ve yukseltirler. Varlik, yuksek icerikli iletisim ile her an derin bicimde karsindakini ve kendini yeniden tanimlar.&#8221;<br />
Privacy Type:</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://akilcagi.com/2011/09/17/merhaba-dunya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

